trkmenler

Atalay (1991:30), Tahtacılardan “Yörük” olarak söz etmekle birlikte, onlar arasında “Türkmen soyunun en güzel tiplerini” görmenin mümkün olduğuna değinmekte; Bajraktarevic (1934:1274) de onları “ormanlık alanlarda, odun işçiliğiyle uğraşan Yürükler” olarak görmektedir. “Yürükler“in dini üzerine kesin birşey söylenemeyeceğini belirten Bajraktarevic, onların, Sünni ve Şii propagandanın etkisi altında “ad olarak Müslüman oldukları“, ancak yine de İslâmi kurallardan çok eski örf ve âdetlerini uyguladıkları kanısındadır. Bu bağlamda Bajraktarevic, “Yürükler“in dinlerini “ilkel (animistik) din” olarak görmektedir. Anadolu’da kendilerine özgü yaşam biçimleri ve dini görüşleri olan birçok aşiret ve toplulukların bulunduğunu, “Yürüklerinya da diğer adıylaTürkmenlerin” bunlara dahil olduğunu belirten Bleichsteiner (1954:37), bu kategoride gördüğü çoğu toplulukların “Şii” inancı taşıdığını vurgulamaktadır. Ona göre, “Tahtacıların kökenleri daha belirsizdir“, ama inançları “Şiâ“ya yakındır.

Öte yandan, Ülkütaşır ( 1968:840) Tahtacıların “Oğuz Türkmenleri“nden olduğunu ileri sürmekle birlikte, farklı olarak halk arasında “Tahtacı Yürükler” diye anıldığına işaret etmektedir. Bu arada, Türkay (1979:157, 708), Tahtacıların Yörükan tâifesinden bir aşiret, Türkmân Yörükânı-Tahtalı (Tahtalu) cemaatı olarak Yörükân- tâifesinden ise bir cemaat olarak Osmanlı‘ya ait değişik arşiv belgelerinde ve tahrir defterlerinde yer aldığını ortaya koymaktadır (krş. Görgünay-Kırzıoğlu 1995:134).

Ancak, yaşama tarzını ölçüt alan Haynes (1977:184), Tahtacıların “dilleriyle, örf ve âdetleriyle yerleşik yaşayan Türklerden ve Yürüklerden çok farklı” olduğunu ileri sürmekte; bu bağlamda “Yürükler“in “dikdörtgen siyah çadırlarda“, “Tahtacılar“ınsa “keçe kaplı yuvarlak çadırlarda” yaşadıklarından; “ortodoks Türklerin” aksine kadınlarının tesettürsüz olduğundan ve erkeklerle birlikte yemek yediklerinden söz etmektedir. Birdoğan (1992:96) ise, Ülkütaşır gibi Tahtacıların halk arasında “Yörük” adıyla anıldıklarına dikkat çekmekle birlikte, hemen arkasından onların kendilerine “Türkmen” dediklerini eklemektedir. “Yörükler” ve “Tahtacıları” -ki o Tahtacıların ne Yörüklerin içinde ne de dışında bir topluluk olduğu konusuna açıklık getirmektedir- aynı sosyal yapı içerisinde değerlendiren Cremers (1971: 50), “Yörükler ve Tahtacılarda” evliliklerin ömür boyu sürdüğünü; boşanmanın olmadığını, boşanan kadın ve erkeklere “düşkün” denildiğini; “düşkünler“le kimsenin konuşmadığını, kimsenin onlardan birşey alıp vermediğini; “düşkünler“in “kurban kesemediklerini“; cemaate girebilmek için “dede“nin affetmesi gerektiğini söylemektedir.

1970 yılında “Bektaşi Dedikleri” adlı eserde Boratav (1983:318-327)’ın yazdığı, “Bektaşi ile Bektaşi Fıkraları Üzerine” başlıklı yazıda, konuya daha değişik bir açıdan yaklaşılmaktadır. Boratav (1983:324) bu yazısında, tarihsel süreç içinde “ayrı” adlar alan “Rafızi“, “Türkmen“, “Yörük“, “Köylü“, “Tahtacı” gibi toplulukları, “başka başka zaman ve çevrelerin şartlandırdığı değişik çizgilerle birbirinden ayrılan ama hep aynı düşünüş geleneğinin temsilcisi” olarak yorumlamaktadır. Boratav’ın bu şekilde yorumladığı ve sınırlarını çizmeye çalıştığı konuya, Oğuz (1976) daha da ayrıntı getirerek muhteva kazandırmaktadır. Yörük ve Türkmen kavramlarının çoğu kez karıştırıldığına dikkat çeken Oğuz (1976:241)’un yaptığı şu açıklama, bu açıdan çok önem taşımaktadır: 

“Her ne kadar Yörük-Yürük’lerin Türkmen ailesinin bir kolu olması mümkün ise de bunların birbirlerinden ayırd edilmeleri önemlidir zira hiç bir Yürük Türkmen’liği, hiç bir Türkmen de Yörük’lüğü kabul etmemektedir. Bunların giyinişleri, ikamet şekilleri, âdetleri ve sair hususlarda hayli fark bulunmaktadır” (Oğuz 1976:241).

Diğer taraftan Altan Gökalp (1980:65), daha ileriye giderek, kendisinden önceki araştırmacıların pek kuvvetli bir şekilde vurgulayamamalarına karşın, Tahtacıların “Yörük“lerin içinde bir alt grup olduğu tezini işlemektedir. Roux (1987:231), buna ve aynı görüşü dolaylı olarak dile getiren yukarıdaki diğer araştırmacılara temelden karşı çıkmaktadır. Roux, Tahtacılarla Yörüklerin/Yürüklerin tamamen farklılık gösterdiğini ve bu farklılığın din ile iç-evliliği de kapsayan sosyal yapıda aranması gerektiğini savunmaktadır. Bu anlamda, Oğuz’la (1976) aynı noktada buluşan Roux için, tıpkı Haynes (1977) gibi, Tahtacılarla Yörükler arasında, “yaşam tarzı” bakımından önemli farklılıklar bulunmaktadır ve hiç bir Tahtacı “Sünni“lerle olduğu gibi, “Yörük“lerle de kızlarını evlendirmek istemez.

Oğuz boylarından olsun, olmasın ya da Oğuz boylarıyla diğer Türk boylarının karışımı sonucunda oluşsun, Tahtacılar “Türkmen” kimliğiyle özdeşleşmiştir. Tahtacılar kendileri için, “Türkmeniz” derken, diğer topluluklar da onları “Türkmen” olarak görmektedir (bkz. Toros 1938a:8; Sevgen 1951:303-304; Eröz 1964; Çağatay 1970:669; Fığlalı 1981; Erden 1982; Kehl-Bodrogi 1988b:79-80; Andrews 1989:68-69; Seyirci 1990; Üçyıldız 1991; Asan 1993; Küçük 1994:37; Engin 1995). Bu durum, birçokaraştırmacı tarafından kabul görmüştür. Örneğin Yusuf Ziya (1929a), Toros (1938b), Fındıkoğlu (1946:3), Yılmaz (1948:12), Kum-Atabeyli (1949:70; 1950:175) [ki o Kum-Atabeyli (1950:175), "Tahtacı Türkmenler" kavramını ilk kez kendisinin kullandığını öne sürmektedir. O, Tahtacılara "Alevi Türkmenler" de diyebileceğini; ancak Anadolu Alevilerinin hepsinin (?) Türkmen olduğunu belirterek, "maddi manevi kültür ayrılıklarını" (?) -belki, ekonomik ve etnik-dinsel demek istiyor?- gereği gibi ortaya koyabilmek için "Tahtacı Türkmenler" kavramını kullandığını açıklamaktadır], Sevgen (1951), Sümer (1962; 1980: 147-175), Eröz (1964:27), Seyhan (1968:20), Ülkütaşır (1968: 840), Çağatay (1970:669), Cahen (1979: 154-155), Erden (1982; 1995), Yetişen (1986:3), Andrews (1989:68-71), Boratav (1991), Engin (1995) gibi araştırmacılar Tahtacıları anlatırken ya da onlardan söz ederken, “Türkmen“liklerine değinmeden geçememekte ve onları “Türkmen” kategorisinde değerlendirmektedir. Buradan hareketle, “Yörük” ve “Türkmen” kavramlarının muhteva bakımından birbirlerinden farklı olduğu söylenebilir ve denilebilir ki, her ne kadar Yörüklerle Türkmenler, etnik bakımdan farklılık göstermeseler de (Oğuz 1976:241) aralarında din ve sosyal yapı farklılıkları vardır (Roux 1987:231). Bu anlamda, genelde Yörükler “Sünni Müslümanlığın” temsilcileriyken [ki Eröz (1964:28) de "Yörükler"in Sünni aşiretler olduğundan söz etmektedir], Türkmenler de “Aleviliğin” temsilcileri olarak değerlendirilebilir (bkz. Kum-Atabeyli 1950; Andrews 1989). Ancak Andrews (1989: 62-65), Alevi olan Yörüklerin ve Sünni olan Türkmenlerin de bulunduğunu belirtmekle birlikte, bu durumda olanların azınlıkta olduğunu göstermektedir.  

İsmail Engin

“Ağaç-Eriler”: Ataları (mı?)

Anadolu’da “Tahtacı” adına ilk kez XVI. yüzyılda “Cemaat-ı Tahtacıyan“olarak rastlanılmaktadır (bkz. Sümer 1962). XVI. yüzyıldan önce Anadolu’da “Ağaç-Eri” kavramı vardır ve bu kavram Sümer (1962), Çağatay (1970), Fığlalı (1981) ile Birdoğan (1990:37)’a göre XVI. yüzyılda “Cemaat-ı Tahtacıyan“a dönüşmüş, bu yüzyıldan sonra “Ağaç-Eriler“e “Tahtacı” denmiştir. Ancak, Encyclopaedia Iranica‘da “Ağaç-Eri” maddesini yazan ve onların İran‘da bulunduklarına değinen Oberling (1985) Z. V. Togan, F. Sümer ve M. H. Yınanç gibi kimi Türk tarihçilerine ve eserlerine atıf yapmasına karşın, Ağaç-Erilerin Tahtacılarla ilişkisi üzerine hiçbir bilgi vermemektedir. Kehl-Bodrogi (1995:107), yukaridaki tezi yeterli belge olmadığından “varsayım” olarak değerlendirmektedir. Kehl-Bodrogi’ye göre, XIII. ve XVI. yüzyıllar arasında “Ağaç-Eriler“le “Tahtacılar” arasında tarihsel bir sürekliliğin “tahmin edilmesi“; her iki kavramın anlam bakımından benzer ve her “iki” topluluğun “aynı yörelerde” yaşamış olması, bu tezi “ilgi çekici” kılmakla beraber, o “sadece bir varsayım“dır. Buna karşın Erden (1982:74; 1995: 53), Anadolu’da ve genel olarak Türkiye toplumunda birçok Türkmen aşiretinin yaygın olarak “Ağaç-Eri“, “Tahtacı” adlarıyla anıldığına ve bu “adla” -yani “Ağaç-Eri“/”Tahtacı” beraber- tanıtıldıklarına -Çanakkale, Balıkesir il sınırları içinde bulunan Kazdağı örneğini vererek- dikkat çekmektedir. Erden’in yanı sıra, Tahtacılar üzerine “alan araştırmaları” ve “derlemeler” yapan Asan (1993), Küçük (1995: 18), Engin (1995) ve Baran -ki bir arkeolog olan Musan Baran’ın “Bademler” adlı yayınlanmamış bir çalışması vardır- da kısmen “alanda” elde edilen verilerden de yola çıkarak, Tahtacılara önceleri “Ağaç-Eriler” denildiğine ilişkin tezi kabul etmektedir. Günümüzde Antalya yöresinde yaşayan Tahtacıların kendilerini “Ağaç-Eriler“in torunları olarak gördüklerini burada belirtmek gerekir. Ancak, bu bağlamda Birdoğan (1995:9)’ın ortaya attığı şu iki soru da önemlidir:

Acaba bugün kü Tahtacıların tümü eski Ağaç Eri’lerin torunları mıdır? Yoksa zamanla çevrenin ve ekonomik koşulların orman içi ve ağaç işine attığı öbür Türkmen urukları da eski Ağaç-Eri’lere katıldılar mı?

 Birdoğan bu iki sorunun “kesin yanıtını vermekten yoksunuz” demektedir.

Öte yandan Sümer (1962:521-522), “Ağaç-Eriler“in budun olarak kökenlerinin V. yüzyılda Rusya’da yaşayan “Akatzir” adlı bir buduna götürüldüğünden söz etmektedir. Görgünay-Kırzıoğlu (1995:133) da Cl. Huart’ın İslâm Ansiklopedisi‘nde yazdığı “Ağaç-Eri” adlı kısa makaleye dayanarak, Ağaç-Erinin “Ağaç-Adamı, Orman Adamı” anlamında olduğunu ve tarihte ilk kez Priscus’ta “Akhats Tsir’or” diye anıldığını belirtmektedir. Huart’ın (1913:191) Enzyklopaedie des Islam’da yazdığı makalede “Orman insanı” (Waldmensch) şeklinde geçen bu kavramın, bir aşiretin adı olduğu vurgulanmakta; Priscus’tan söz edilmekle birlikte onun konu üzerine ne dediğine yönelik net birşey geçmemektedir. Ancak, Huart (1913) Türkçe’den gelen Yunanca adın açıklanmasının Hammer-Purgstall’da bulunabileceğine değinmektedir. Ancak Sümer için, bu görüşü kabul etmek olanaksızdır. Çünkü, “Ağaç-Eriler“le çağdaş bulunan İbn Şaddad, Malatya’lı Abu’l Farac, Raşid al din, Aziz b. Ardaşir-i Astar abadi, Ayni ve Makrizi gibi tarihçiler onların “Türkmen” olduklarını söylemektedir. (Bkz. Sümer 1962:521-522).

Genellikle tarihçiler, “Ağaç-Eriler“in Anadolu’ya sonradan geldiklerine dair bir uzlaşma içinde olmalarına karşın, ne zaman geldikleri ve kim oldukları konusunda değişik görüşler ileri sürmektedirler. Bu bağlamda Köprülü (1981: 87) Anadolu’da”Ağaç-Eriler“e XII., Sümer (1962:521) ve Oğuz (1976:181-182) ise, XIII. yüzyılda rastlanıldığını belirtmektedir. “Ağaç-Erilerin” kökenleri üzerine XX. yüzyıldan itibaren, farklı tezler ileri sürülmüştür. Bunlar şöyle özetlenebilir:

a) “Ağaç-Eriler”, göçebe Oğuz boylarından ayrı bir Türk topluluğudur

Bu tezi ileri sürenlerden Köprülü (1981:87), Anadolu’ya gelip yerleşen Oğuzların/Türkmenlerin yanı sıra, bunların arasında Karluklar, Kalaçlar, Kıpçaklar ve “Ağaç-Eriler” gibi çeşitli Türk topluluklarının bulunduğuna işaret etmektedir. Aynı tezi, Ziya Gökalp (1976:94) de savunmaktadır. Ziya Gökalp (1976:40) için “Ağaç-Eriler“, Oğuzlara katılmış bir Türk budunudur ve Oğuzlarla birlikte Anadolu’ya gelmişlerdir. Ancak Ziya Gökalp (1976:40), Köprülü’den farklı olarak, “Ağaç-Eriler“in Tahtacılarla ilişkili olup olmadığı konusunda soru işareti açmaktadır.

b) “Ağaç-Eriler”, göçebe Oğuz boylarındandır

Ziya Gökalp’in”Ağaç-Eriler“le Tahtacıların ilişkili olup olmadığı konusunda açtığı soru işaretine, “Ağaç-Eri” kavramının zamanla “Tahtacı“ya dönüştüğünü belirterek, belirginlik kazandıran Sümer (1962:528), Fığlalı (1981:352) ve Birdoğan (1990:37) buradan hareketle, Yusuf Ziya (1929a)’nın daha önceki konularda açıkladığımız görüşlerine tarihsel bir boyut ekleyerek, “Ağaç-Eriler“in Oğuz boylarından biri olduğunu ileri sürmektedir. Çağatay (1970:669-670) da kaynaklarda önceleri “Ağaç-Eriler“e rastlanıldığını, ancak “Tahtacılar“dan söz edilmeye başlandıktan sonra “Ağaç-Eriler“in hiç geçmediğini belirterek, her iki topluluğun aynı kökenden gelebileceğine ve birbirinin devamı olabileceğine değinmektedir. Sümer (1962:521-522) ve Birdoğan (1990: 37)’a göre, Anadolu’ya gelen göçebe Oğuzlardan bir kısmı dağ ve yayla göçerleri olarak, ormanlık bölgelerde yurt edinmiş, bundan dolayı “Ağaç-Eri” yani “orman adamı” adıyla anılmıştır. Sümer (1962), biraz daha ayrıntı getirerek, konunun başında değinildiği gibi, “Ağaç-Eri” kavramının XVI. yüzyılda “Cemaat-ı Tahtacıyan“a dönüştüğüne ve bu yüzyıldan sonra “Ağaç-Eriler“e “Tahtacı” denildiğine dikkat çekmekte, böylece Tahtacıların Oğuzların bir boyu olduğu tezine açıklama getirmektedir. Ancak, Ülkütaşır (1968:840), Tahtacılara “Oğuz Türkmenleri” demekle birlikte, onları “Ağaç-Eri” Türklerinden saymayı ya da “Ağaç-Eriler“in torunları şeklinde göstermeyi “şimdilik, acele verilmiş bir karar” olarak -büyük bir olasılıkla Kehl-Bodrogi (1995) Tahtacıların atalarının “Ağaç-Eriler” olduğu şeklindeki tezi bir varsayım olarak görürken Ülkütaşır’ın bu görüşlerinden etkilenmiştir- nitelemektedir.

Köprülü (1981:87) ve Ziya Gökalp (1976:94)’ten farklı olarak, Tahtacıların Oğuz boylarından biri olduğu şeklindeki tez Toros (1938a: 5; 1938b:10), Kum-Atabeyli (1940:203), Sevgen (1951:303), Erden (1978:53; 1995:54) ve Yetişen (1986:2) tarafından da savunulmaktadır. Fığlalı (1981: 352) bu tezi, “Tahtacı’lar, Anadolu Oğuz Türkmenleri arasında etnik vasıflarını en iyi korumuş zümrelerdir” diyerek, pekiştirmektedir.

Diğer taraftan, “Ağaç-Eriler“e değinmeden Tahtacılara özgü kültürel bir ögeye ve onun işlevine dikkat çeken, “eski uğuz türkmenlerinin aşiretleri“nde özellikle koyunlarını ayırt etmek için “damga” olarak kullanılan; Tahtacı inançlarına göre kutsal ve taşıyana güç-kuvvet veren kendilerine özgü “kaz ayağı” dedikleri “sehpa şeklinde” “Simeleri“nden yola çıkarak, onların “Uğuz Türkmenleri“nden olduğunu ileri süren Yusuf Ziya (1929a:62), bu görüşün öncülerinden kabul edilebilir. Ona göre bu “nişan“, Tahtacı adını taşıyan tüm aşiretlerde, Tahtacı işçilerinin “iş gömleğinde“, duruma göre çeşitli yerlerde ve genellikle de mezar taşlarında görülmektedir.

c) “Ağaç-Eriler” Oğuz, Kıpçak ve Uygur Türklerinden biraraya gelen soylarla oluşan topluluktur

Bu tezi ileri süren Yılmaz (1948:11), “Ağaç-Eri” kavramının Oğuz, Kıpçak ve Uygur Türklerinden çeşitli aşiretlere bağlı soyların biraraya gelmesiyle ortaya çıkan “insan kümeleri“nin genel adı olduğu kanısındadır. Yılmaz’a göre, Tahtacılar “Ağaç-Eri” kümelerindendir ve bu Türklere kereste işleriyle uğraşmaları nedeniyle Tahtacı denilmektedir. Bu tez, Seyirci (1990:27) da tarafından kabul edilmektedir.

Konuyla ilgili her üç tezin üzerinde birleştiği temel nokta Baha Sait (1994a), Atalay (1991:31), Süleyman Fikri (1927:478), Yusuf Ziya (1929a:64), Fındıkoğlu (1946:3),Oğuz (1976:245), Roux (1987:232), ve Türkdoğan (1995:117, 170)’ın da vurgulayarak belirttiği gibi, “Tahtacıların“/”Ağaç-Eriler“in “Türk” olduklarıdır. Ancak, Tahtacıların etnik kökenlerine yönelik bu saptama, beraberinde yeni tezleri getirmektedir:  

İsmail Engin

b) “Aktavlı” Aşireti, Tahtacı Aşiretlerinden Biridir

Genelde Tahtacıları “Ağaç-Eriler“in devamı sayan Yılmaz (1948:11-12),Baha Sait’in aksine, 12 aşiretten oluşan [ki Yılmaz (1948)'ın dışında Tahtacı aşiretleri üzerine bilgiler veren Yusuf Ziya (1929b), Toros (1938a), Ülkütaşır (1968), Özbayrı (1972), Fığlalı (1981), Seyirci (1990), Birdoğan (1992) ve Asan (1995) konu üzerinde bir uzlaşmaya varmış değildir ve her bir araştırmacı Tahtacı aşiretlerinin gerek sayıları, gerek adları üzerine ayrı ayrı bilgiler sunmaktadır] “Ağaç-Eri Türkmenleri“nin 12. aşiretinin adının -Tahtacıların kökeninin değil, Tahtacı aşiretlerinden yalnızca birinin- “Aktavlu“/”Aktavlı“, “Sarı Saltık“ın da “Aktav Türkmenleri“nden olduğunu belirtmektedir. “Aktavlı” aşiretinin, Tahtacı aşiretlerinden biri olduğu şeklindeki görüşe, daha sonra yalnızca Çağatay (1970:671)’da -ki ona göre Tahtacılar “Ağaç-Eriler“in torunlarıdır- rastlanılırken, konuyla ilgili ayrıntılı açıklamayı Yılmaz (1948) vermektedir. Yıl-maz (1948:12-13)’a göre, 12 “Ağaç-Eri” aşiretinin 11′i Kuzgun Denizi, Erdebil‘le Horasan üzerinden Anadolu‘ya geçmiş, yalnız “AktavlılarAktav yarımadasından Tuna kıyılarına yerleşmiş ve oradan Kazdağı‘na gelmiştir. Daha sonra “Aktavlılar” üzerine bilgiler veren -genelde adını vermese de Baha Sait’in yazdıklarını tekrarlayan ve Tahtacıların kökeni dışında genelde onun görüşlerine katılan- Yılmaz (1948:14-15), onlar için, “Aktav’dan Tuna boyuna göç eden Türkmenler oldukları şüphe götürmez bir gerçektir” demektedir.

Görüldüğü gibi, Yılmaz (1948) her ne kadar “Aktavlılar“ı Tahtacıların ataları olarak görmese de onların Anadolu’ya geliş yollarından hareketle yeni bir tez oluşturmaktadır: Tahtacılar -Ağaç-Eriler-, genelde ve yoğunlukla Horasan üzerinden, kısmen Aktavlılar aracılığıyla Tuna-Balkanlar üzerinden Anadolu’ya gelmişler; aynı kökenden olan, göç yollarıyla tarihsel süreç içerisinde birbirlerinden ayrılan aşiretler, zamanla Anadolu’da buluşmuşlardır. Oysa, Erden (1982:74), bu tezin doğru olmadığı yolunda görüşler ileri sürmektedir. Erden (1982:74), Kazdağı Tahtacılarının/ Türkmenlerinin çadırlarını incelerken onların bu yöreye yerleşimlerini şu şekilde açıklamaktadır: 

Yöremiz türkmenleri eldeki tarihi belgelere göre 13. yüz yıldan itibaren Karasi Oğulları tarafından yöreye Bizans saldırılarını durdurmak ve yöreyi türkleştirmek için bilinçli bir şekilde yerleştirilmişlerdir. Moğol baskısından da kaçan bazı türkmen aşiretlerinin Batı Anadolu’da büyük sayılara ulaştıklarıda bir gerçektir. Daha 11. yüzyıldan itibaren Selçuklu Uç komutanlarından Çaka Bey komutasında pekçok türkmen aşiretlerinin de Ege bölgesinde İzmir-Edremit’e kadar geldikleri de tarihi belgelerle ortadadır. (…) Yöremiz türkmenlerine de bölgede ‘tahtacı’ ‘ağaç eri’ gibi adlar verilmektedir.”

 Erden’in bu açıklaması, XIII. yüzyılın sonunda Bizans sınırındakiTürkmenlerin önemli bir kısmıyla Moğollardan kaçarak “uca” gelmiş Türklerin Osman Bey‘in bulunduğu yöreye gelerek ona yardım ettiğini belirten Uzunçarşılı (1982: 108)’nın saptamasıyla daha da anlam kazanmaktadır. Ancak, Uzunçarşılı (1982:78) bununla yetinmeyerek, XIV. yüzyılın başlarında Balıkesir yöresiyle Çanakkale taraflarında -içinde Kazdağı‘nın da bulunduğu yörede- kurulan Karasi Beyliği‘nin kurucusu “Karesi Bey“in Moğollardan kaçarak kendisine gelenlerle birlikte, “Dobruca‘dan gelen Sarı Saltuk türkmenleri’ni” egemenliğindeki bölgeye yerleştirerek Türk nüfusunu arttırdığını, tarihsel belgelerle açıklayarak karanlıkta kalan bir noktayı aydınlatmaktadır.

Uzunçarşılı’nın bu açıklamaları, Sarı Saltık‘ı ya da Sarı Saltuk‘u, dini açıdan din büyüğü, ulusu ve siyasi açıdan da boy başı gibi işlevleri olan; XIII. yüzyılın ikinci yarısında 1263′te Selçuklular döneminde büyük olasılıkla Çepnilerden gelen Türkmen aşiretlerinin Dobruca yöresine yerleşmelerini yönlendiren ve buradaki Türkmen aşiretlerini yöneten, savaşan derviş tipinin örneği olarak gören Mélikoff (1993:31-32, 143, 201)’un bulgularıyla karşılaştırılınca, ortaya çıkan sonuç söyle özetlenebilir: XIV. yüzyılın başlarında içinde Kazdağı‘nın da bulunduğu Balıkesir, Çanakkale yörelerindeki Karasi Beyliği‘ne yerleşen Dobruca‘dan gelen Sarı Saltuk Türkmenleri büyük bir olasılıkla Çepniydiler. Yılmaz (1948) belki de farkında olmadan yukarıdaki açıklamalarıyla Tahtacıların değil Çepnilerin sözü geçen yörelere yerleş(tiril)melerini anlatmaktadır.

Öte yandan, Baha Sait (1994a)’in ve Erden (1978)’in belirtilen yörelerde; Koşay (1954)’ın ise Ege bölgesinde -Manisa’da- Çepni/Çetmilerle [ki Andrews (1989:69), kimi yörelerde -örneğin Balıkesir- Alevi oduncuların kendilerini Tahtacı olarak değil, Türkmen ya da Çepni/Çetmi olarak adlandırdığını ileri sürmektedir] Tahtacıların yanyana yaşadıklarını vurgulamaları bu bağlamda önemlidir. Buradan hareketle söz konusu durumun, konuyla ilgili yukarıdaki açıklamalarında Yılmaz (1948)’ı yanıltmış olabileceği düşünülebilir. Diğer taraftan, Tahtacı aşiretleri arasında Aktavlı aşiretinin yer aldığına ilişkin Yılmaz (1948) ve Çağatay (1970)’ın ileriye sürdüğü görüşü destekleyen verileri, konu üzerine çalışma yapmış diğer araştırmacılarda (bkz. Yusuf Ziya 1929b; Toros 1938a; Ülkütaşır 1968; Özbayrı 1972; Fığlalı 1981; Seyirci 1990; Birdoğan 1992 ve Asan 1995) bulmak da mümkün değildir.

Bütün bunlar, “Tahtacılar, kısmen Aktavlılar aracılığıyla Tuna-Balkanlar üzerinden Anadolu’ya gelmişlerdir” şeklindeki bir tezi tümüyle geçersiz kılmaktadır. Özellikle, Yusuf Ziya (1929a:71; 1929b:68)’nın Tahtacı aşiretlerinden, sadece “Eseliler“den ayrılan bir grubun “Rumeli” tarafına gittiklerini; “orada bir müddet kaldıktan sonra Sultan Mahmut devrinde” ve “Üsküdar tarikile” Anadolu’ya nakledildiklerini; bunun için “Üsküdarlı” adını aldıkları yönündeki saptamaları, bu açıdan son derece önemlidir. Yusuf Ziya (1929a:71-72; 1929b:68) aynı aşiretin değişik yörelerde “Cingöz” ya da “Sivri külâhlı” olarak farklı adlarla anılabildiğine dikkat çektikten sonra, “Üsküdarlı” aşiretine Manisa Karaoğlu Köyü, Bergama ve Menemen yöresinde “Sivri külâhlı” denildiğini belirtmekte; aslında “Cingöz“, “Sivri külâhlı” ve “Üsküdarlı” olarak adlandırılan aşiretlerin birbirlerinden farklı değil, aynı aşiret olduğuna değinmektedir.Aynı yöndeki bulgulara, Yılmaz (1948:15) da Tahir Harimi Balcıoğlu‘nun “Türk Tarihinde Mezhepler” adlı eserine dayanarak kimi farklılıklarla yer vermektedir: 

İkinci Murat devrinde Anadolu’da karışıklık çıkarmaları korkusuyle ‘Germeyanlı, Afşarlı, Çavdarlı, Samaganlı, Varsak’ oymaklarını Rumeli’ye gönderip yurtlandırmış ise de bunlardan Samaganlı oymağı İstanbul; Üsküdar yoluyla tekrar Anadolu’ya döndüklerinden ötürü Üsküdarlı adını almışlardır.

Yılmaz (1948:12, 14)’a göre, Üsküdarlı aşireti aynı zamanda “Sivrikülâh (Samaganlı)“dır. Samaganlıların Üsküdarlı olduğuna dair görüş, konu üzerine çalışan araştırmacılar tarafından kabul görmemiştir.

Tahtacıların neden Rumeli‘ye gittiklerine ilişkin olarak Yusuf Ziya’nın açık bıraktıktığı, Yılmaz’ın ise kısmen bilgi verdiği soruya, daha net bir yanıtı Çağatay (1970: 670) ve Fığlalı (1981:352)’da görmek mümkündür. Söz konusu soruyu Çağatay yüzeysel, Fığlalı’ysa daha ayrıntılı yanıtlamaktadır. Fığlalı, Anadolu’da yaşayan kimi Türkmenler gibi, “Safevilere” bağlılık gösteren Tahtacı aşiretlerine engel olmak için kimi Alevi topluluklarla -ki Çağatay (1970: 670)’a göre Teke yöresindeki Alevi topluluklarla- Osmanlılar tarafından Rumeli‘ye “sürüldüğünü” savunmaktadır. Özellikle bu noktada, Safevi bağlantılarından yola çıkarak, Tahtacılarla Bulgaristan‘daki Alevi toplulukları karşılaştıran Jong (1995)’un saptamaları son derece önemlidir. Bulgaristan‘daki Alevi toplulukların 16. yüzyılda Osmanlı’nın sürgünlerle zorla yerleştirdiği “Safevi Alevileri“nin arta kalanlarından ibaret olduğu, şeklindeki görüşleri göz ardı etmeyen Jong (1995:69-73)’a göre, bunu kanıtlayacak temel niteliğe sahip belgeler olmamasına karşın, etnografik veriler, Gerlova ve Rodop Dağlarındaki “belli bazı grupların Safevi-İslâmi ögelerini koruduklarını göstermektedir” ve bunların “Safevi köklerine sahip olmaları -dayanmaları- olanaklıdır.” Ancak Jong, bu toplulukların Tahtacı olduğuna dair herhangi birşey söylememektedir.

Gerek Yusuf Ziya (1929a-b)’nın, gerek Yılmaz (1948)’ın ve gerekse Fığlalı (1981)’nın bu saptamalarından çıkan sonuca göre, kimi Tahtacı aşiretlerinin şu ya da bu nedenlerle Anadolu’dan Rumeli’ye geçtikleri (ya da göç ettirildikleri); zamanla Rumeli’nden tekrar Anadolu’ya geri döndükleri (ya da döndürüldükleri) ve aynı kökenden olan, göç yollarıyla tarihsel süreç içerisinde birbirlerinden ayrılan Tahtacı aşiretlerinin Anadolu’da tekrar biraraya geldikleri ileri sürülebilir.  

İsmail Engin

“Aktavlı”/”Turkopol” (mu?)

Araştırmacıların kimileri Tahtacıların Aktavlı Turkopollar ve onların kalıntıları, kimileriyse bu görüşe hiç değinmeden, Aktavlıların bir Tahtacı aşireti olduğunu savunmaktadır. Her iki tez, Tahtacıların göç yolları üzerine farklı tezlerin ileri sürülmesine de neden olmaktadır. Söz konusu tezler, kısaca şu şekilde özetlenebilir:

a) Tahtacılar, “Aktavlı Turkopollar”dır

Baha Sait (1994a-b), “Türk“/”Türkmen” olarak ele aldığı ve değerlendirdiği Tahtacıların, dil özelliklerine bakmakta ve konuşmalarının “Oğuz” lehçesine değil, Divânü Lugat-it Türk‘te verilen “Hakani” lehçesine benzediği görüşünden hareketle, onların “Hazer-Kuzgün denizinin Acıderye körfezi yörelerinde” yaşayan “Aktav (Aktağ-Akdağ) Türkmenleri“nin kalıntıları olabileceğini ileri sürmektedir. Öte yandan, genellikle, Anadolu’daki Türkmenlerin yerleştikleri yerlere kendi aşiret adlarını verdiklerini belirten Sümer (1980), Ak-Dağ‘a yer adı olarak değinmektedir (bkz. Sümer 1980:515). Sümer, bununla yetinmemekte Ak-Dağ‘daki aşiretlerden Karalu, Kırklu, Hisar-Beğlu, Kızıl-Kocalu, Söklen‘den (ki Sümer için onun en büyük aşireti Saru-Halillu‘dur) söz etmektedir (bkz. Sümer 1980:178). Bundan farklı olarak, Sümer (1980:681) eserinin “İlâveler Bölümü“nde verdiği “Dizin”de yer alan “El (Kavim), Oymak, Boy, Devlet ve Hânedan Adları“nda “Akdağlı“lara da yer vermektedir. Sümer (1980:618-632)’e göre konuyla ilgili olarak, “Anadolu ve Suriye’deki Türkmen Oymakları ile İlgili Listeler“den, XIX. yüzyılın ikinci yarısını içeren “Dr. Çakır Oğlu’nun Batı Anadolu’daki Yörük Oymaklarına Dair Listesi“nde “Aydın Vilâyetinin Güney-batısı ile Diğer Yörelerinde Yaşayan Oymaklar” kısmında “Akdağlı” aşiretinin Nazilli yöresinde yaşadığı belirtilmektedir. Adı geçen listeyi, Hasluck tarafından 1922′de yazılan “Cristianity and Islam under the Sultans” adlı eserden aldığını belirten Sümer (1980: 629), listede yer alan aşiretlerin tamamının, eserin yazarının ileri sürdüğü gibi “heteredoks” olmasını “kesinlikle” doğru bulmamasına karşın, bu konuda başka bir açıklama da getirmemektedir. Bütün bu bilgilerin, gerek Ak-Dağ yöresindeki aşiretlerle, gerekse “Akdağlı“larla Tahtacılar arasında her hangi bir bağlantı kurulması için yeterli olmadığı söylenebilir.

Diğer taraftan, Baha Sait (1994a:80)’e göre,

Tahtacı Türkmeni doğal konuşmasında ‘ben’ yerine ‘men’, ‘getirmek’ yerine ‘geltirmek’, ‘alırdı’ yerine ‘alutdi’ der” ve bu “Oğuz lehçesideğildir; “‘Hakani’ lehçesine” “çalmakta“dır. Diğer taraftan, Zeynep Korkmaz‘ın 1956 yılında yayınlanan ve “Güney-Batı Anadolu Ağızları Ses Bilgisi (Fonetik)” adını taşıyan eserinde, Anadolu’daki Türkmen boylarının dilinin Azeri lehçesi grubuna girdiği ve bu ağızların Orta Asya Türkmencesiyle karıştırılmamaları gerektiği; metin saptamalarından Tahtacıların ağız özelliği bakımından daha çok Yörük grubunda yer aldığı; ağızdaki ses, şekil ve yapı bilgisi özelliklerinin bazen yerli ağız özelliklerine, bazen de Türkmen özelliklerine benzediği açıklanmaktadır. (Bkz. Korkmaz 1956:XXXVIII-XXXIX; krş. Oğuz 1976: 241)

Yukarıda belirtilen teze göre, o tarihlerde Tuna boylarında yaşayan “Aktav Türkmenleri“, -büyük bir olasılıkla XIII. yüzyılın sonları ya da XIV. yüzyılın başlarında- Osman Bey‘e karşı Bizans‘ı savunmak isteyen Bizans İmparatoru‘nun onlardan oluşturduğu bir “Turkopol ordusu“yla Anadolu‘ya gelmiş ve kendi diliyle konuşan Osman Bey‘in askerlerine silah çekmeyerek, savaştan çekilmiş; bunun üzerine “Turkopol ordusu“nun Tuna‘ya dönmesini engellemek için Bizans, Çanakkale boğazını kapayınca, “Aktavlı TurkopollarKazdağı yöresinde kalmıştır (Baha Sait 1994a:80). Hemen bu noktada belirtilmelidir ki, Kazdağı yamaçlarında kurulmuş bulunan Tahtakuşlar Köyü‘nde Kazdağı Tahtacılarına özgü etnografik malzemeyi toplayarak, Tahtakuşlar Köyü Özel Etnografya Galerisi açan Kudar (1994:3)’a göreyse, Tahtacılar orman ürünlerini işlerken,  

Fatih Sultan Mehmet (o zaman adı Sultan Mehmet) gemi kerestesi biçtirmek için kendilerini İda Dağı’na davet eder. Ancak bir kısmı gelir. (…) İda Dağı’na gelenler Sarıkız efsanesiyle karşılaşınca dağın adını Kaz Dağları olarak değiştirip kutsal sayarlar“.

 Kazdağı, Tahtacılar için çok kutsal bir yerdir.

 ”Sarı Şaman mezhebinden olan Aktavlıların müslüman olmaları üzerine kadim ilâhların ve ilâhelerin merkezi Kazdağı islâmi perdeye bürünerek kutsallaşıp Sarı Kız makarrı ve bütün alevi Türkmenlerinin mabedi olmuştur ki 23 ağustostan güzün ilk gününe kadar her alevi Türkmen yedi yılda bir defa burayı ziyaret etmek ve kurban tığlamak (kesmek) yükümündedir

diyen Yılmaz (1948:15)’ın, Kazdağı‘ndaki Sarı Kız‘ın kutsallığıyla ilgili bu görüşlerinin kaynağının Baha Sait (1994a:81-83) olması, kuvvetli bir olasılıktır. Kazdağı‘ndaki Sarı Kız inancını, bu inançtaki motifleri -Selman-ı Farisi, Adonis rolündedir şeklinde- değerlendiren Oğuz (1990:280), “Olymposlu Tanrılar” inancının bir devamı olarak görmektedir. (Sarı Kız Söylencesi-inancının değişik varyantları üzerine ayrıntılı bir çalışma için bkz. Boratav 1991).

Konumuza dönersek, Turkopol/Turcopoul/Turcople‘ların kim olduğu konusunda değişik görüşler bulunmaktadır. Başlangıçtan BugüneKadar Dünya Tarihi (1978:466) adlı eserde Turkopollar, “onikinci Selçuk Rum Sultanı İzzeddin’in Aynum’dan kaçarken Trakya’da bırakmış olduğuHıristiyan olmuş ve Rumların tarafını tutmuş Türkler şeklinde geçmektedir. Bizanslılarla Türklerin ilişkilerinin çapraşık ve içiçe olduğunu söyleyen Öztuna (1977:253)’ya göre Turkopollar, Bizanslıların “Müslüman Türk ücretli askerlerden mürekkep kıtaları“dır. İnalcık (1988:289)’a göreyse, Ucta Türkmenler arasında bir bey kumandası altında akınlar yapan; komşu Müslüman veya Hıristiyan devletler hizmetine ücretli askerler olarak giren, “bir kısmı ‘Turcopoul’ adını alarak Bizans hizmetinde” kalan “Hıristiyanlaşmış” “akıncı-savaşçılar“dır ve bunlar, “Rodos şövalyeleri yanında ücretli asker bölüğü halinde idi.

Tahtacıların kim oldukları ve nereden geldikleri üzerine ileri sürülen tüm tezlerden farklı olan Baha Sait’in tezi, onların Anadolu‘ya Balkanlar üzerinden geldiğini içermektedir. Ancak, Birdoğan (1992:95-98, 1994:182-183), Tahtacıların “Ağaç-Eriler“in torunları olduğunu vurgulayarak, onların kendilerinin “atalarının Horasan’dan geldiklerini” söylediklerinden hareketle, yukarıdaki tezi sadece -nedenlerine değinmeden- “tarihsel dayanaklardan yoksun“görmektedir. Oysa, Baha Sait’in ilgili tezini değerlendirirken, tarihsel dayanaklardan yoksun olup olmadığını olaylar ve olguları örnekleyerek irdelemekte yarar vardır. Bu bağlamda, İnalcık’ın (1988:289) “Büyük gazi beyler kumandasında beylik ordularında birleştirilmeden önce birçok Türkmen bölükleri“nin ücretli asker (Turkopol) olarak “garba” göçettikleri ve “ancak küçük bir kısmı“nın “Anadolu’ya” dönebildiği şeklindeki saptaması önemli olmakla birlikte, Öztuna (1977:253)’nın bu noktada bize sunduğu bir ayrıntı da dikkat çekicidir: Ücretli askerler -ki Öztuna bunlar arasında Turkopolları da kastetmektedir- “tahminen 1300 veya 1301“de bir kez Çanakkale Boğazı’nı geçip Manisa’nın kuzeylerine kadar inmişler ve Türkmen beyleri tarafından “tamamen imha edilmişler“dir.
sarkz tepe

 

Kazdağı adı;
Kazdağları’nın eski çağlarda ve mitolojideki adı “İda Dağı”dır. “İda” adı, Anadolulu şair Homeros’a göre “Bin pınarlı, çok pınarlı, hayvanı ve bitkisi bol olan yer” demektir.
Kazdağı yöresinin Türkleşmesi; 1231 yılında Anadolu Selçuklu Komutanı Yusuf Sinan tarafından fethedilmesinden sonra gerçekleşmiştir. Ahmet Yesevi’ye bağlı Horasan erenleri denilen Türkmen kocalarından Sarı Saltuk Baba, 1250’li yıllarda Selçuklu Sultanı 2. İzzettin Keykavus’u takip ederek; İstanbul, Dobruca ve Kırım’a gitmiştir. Keykavus’un ölümünden sonra Dobruca’ya dönen Sarı Saltuk Baba orada 1281 yılında vefat edince, ona bağlı alevi Türkmenler, onun adamlarından Ece Halil’in emrinde Biga Yarımadası’na geldiler. bu yörede Karesi Bey tarafından karşılanan Türkmenler, yeni kurulan Karesi Beyliği’nin emrine girdiler. Beyliğin batısında en stratejik bölge olan İda dağı’na bu şamanist geleneklerini sürdüren Alevi Türkmenler yerleştiler. Bu yöreye yerleşen Türkmenlerin simgesi “kazayağı” dır. İşte bu nedenle de İda dağının adı Kazdağı olmuştur.

******************************************************************************************************
sarkz trbe

SARIKIZ EFSANESİ
Sarıkız efsanenin çok sayıdaki anlatımlarından biri Yörükler’e, diğeri Türkmenler (Tahtacılar)’e aittir: İlk anlatıma göre: Dağ’ın güney eteğinde yerleşik ailelerden birinin bir kız çocuğu doğar. Sarı saçlı bu kız, çocukluğundan itibaren olağanüstü bir güzellik gösterir. “Sarıkız” adını takar arkadaşları; peşine düşer köy delikanlıları; yüz bulamayınca, “çobanla sevişiyor” diye iftira atarlar O’na. Bunun üzerine, kızı kıskanan ve köylerine uğursuzluk geleceğine inanan köylüler, babasından Onu Dağ’a bırakmasını isterler. Gönlü razı olmasa da, SArıkız’ın babası Onu Dağ’a bırakır gözleri yaşlı… Issız dağ başında yapayalnızken Sarıkız, kendine kazları arkadaş edinir. Sonunda ayrılığa dayanamayan ana-baba, Sarıkız’ı aramaya koyulur. Kolay bulamazlar izini, yardım isterler taşlardan, kuşlardan… Kavuşurlar sevgili kızlarına, giderirler özlemlerini, gerçekle düş arası… Kızları büyümüş, dost edinmiştir yabanıl hayvanları, söz geçirir olmuştur onlara. su ister kızından abdest almak için yaşlı babası. Sarıkız daldırır elindeki kepçeyi dağın doruğundan ak köpüklü ege’ye ve almasıyla birlikte suyu, yok olur birden… Sarıkız’ın ailesini yine hüzünlü bir bekleyiş kaplar. dolaşır dururlar dağları. Babası, “Sarıkız” diye bağırdıkça, yankılanır dağlar “Baba” diye… Bu yüzden adını Sarıkız’ın kazlarından alan Dağ’ın bir doruğuna “Sarıkıztepe” diğerine de “Babadağ” denilmiştir. 

 Efsanenin Türkmenler arasındaki anlatımı daha da ilginçtir: Sarıkız, Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın kızıdır. Kan Kalesi’nin fethi sırasında, Kale burcundan bakan kral kızı gönül verir, Hz. Ali’ye. Bu sırada “-iki oğlumuz var; bir de güzel kızımız olsaydı” der eşi Hz Fatıma. Bunun üzerine Hz. Ali, “-istediğin kızı git, Kâbe’de bulursun” cevabını verir. İşte o an kendini kucağındaki kız çocuğu ile Kâbe’de bulur Hz. Fatıma. Onu yetiştirip bakması için dostu Selman-ı Pak (Farisi)’a emanet eder Hz. Ali. Selman-ı Pak kızı İda’ya getirir. burada büyütür gözlerden uzak… Büyüdüğünde çok güzel bir genç kız olan Sarıkız’a aşık olmaktan da kendini alamaz, Selman-ı Pak. Ancak Sarıkız genç ve güzel, kendisi ise oldukça yaşlıdır. Tanrıya yakarır, dualar eder, kendisine gençlik ve güzellik vermesi için. Sonunda Tanrı dileğini kabul eder, O’nu yakışıklı bir delikanlı haline dönüştürür. Ancak Selman-ı Pak Sarıkız’a tam kavuşacağı sırada birden kaybolur Sarıkız, Selman da eski yaşlı haline dönüverir. Bir başka anlatıma göre de, Selman sadece bir kez Sarıkız’la kucaklaşır, ardından da ikisi birden kaybolurlar.
******************************************************************************************************
sarkz trbesi

 

Prof. Dr. Ali DUYMAZ ‘a teşekkürlerimle

SARIKIZ EFSANESİ VARYANTLARI

Yunan mitolojisinde İda adıyla Troya bölgesinde yer alan Kaz Dağı ve çevresi, Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasına paralel olarak Türk aşiretlerinin iskân bölgelerinden biri olmuştur. Bu bölgede Tahtacı Türkmenlerinin iskânı ise Fatih devrine uzanmaktadır. Fatih Sultan Mehmet’in Midilli adasının fethi için gerekli olan gemilerin yapımında kendilerinden faydalanmak gayesiyle Adana civarından getirdiği bu Türkmen aşiretine kerestecilikten anladıkları için Tahtacı dendiği rivayet edilmektedir. Nitekim Kaz Dağı’nın gür ormanlarından faydalanarak yaptıkları gemilerle Tahtacı Türkmenlerin Midilli’nin fethinde önemli  katkıları olmuştur. Daha sonra ise Ahmet Vefik Paşa’nın da bu bölgeye Türkmen iskânında bulunduğu ve bilhassa Kaz Dağı eteklerindeki köylerin bu iskândan sonra oluştuğu bilinmektedir. Yüzlerce yıl sürecek olan hayatlarına bu şekilde başlayan Türkmen aşiretleri, bölgede hakim olan Yunan etkisini dinamik kültürel ve sosyal yaşantılarıyla kendi lehlerine çevirmeyi başarmışlardır.

Aşağıda metinlerini vereceğimiz efsaneler, işte bu kültürel ve sosyal dinamizmin tesiriyle oluşmuş metinlerdir. İda’yı Kazdağı yapan, Afrodit’in yerine Sarıkız’ı koyan bu hayat etrafında oluşan efsane varyantlarının motif sıraları aşağıdaki şekildedir:

I. Varyant:

a) Çok güzel bir kız ve babası birlikte yaşarlarmış.

b) Köyün delikanlıları kızla evlenmek isterler, ancak kızın babası kabul etmez.

c) Köylüler kıza iftira ederler.

ç) Babası kızını öldürmeye kıyamaz, kazlarıyla birlikte dağa bırakarak cezalandırır.

d) Kız, bırakıldığı dağda ölmez. Hatta yolunu kaybedenlere yardımcı olur.

e) Babası, kızının yaşadığını duyunca evlat hasretine dayanamayarak gider ve kızını bulur.

f) Babanın öldüğü yere Baba tepe, kızın öldüğü yere ise Sarıkız tepesi adı verilir.

II. Varyant:

a) Bir zamanlar Edremit’te dünya güzeli bir kız yaşarmış.

b) Onu gören herkes evlenmek istermiş.

c) Ancak o ilâhî aşkla yanan bir evliya derecesinde olduğu için bunları kabul etmezmiş.

ç) Sonunda namusu konusunda iftira ederek babasına duyururlar.

d) Babası da kızını cezalandırıp kaz gütmek için çıktıkları dağda kızını bırakıp gelir.

e) Fakat kız dağda ölmez. Köylüler ve babası kızın yaşadığını öğrenirler.

f) Babası dağa çıkınca kızının kerametlerine şahit olur. Kız, kar ve fırtına içindeki dağı bir ışıkla bahar haline çevirir, babasının abdest alabilmesi için denizden su alır.

g) Babası kızını tekrar köye götürmek ister, ama Sarıkız “Ben Edremit’e kazları yağlı, kızları sevdalı olsun diye beddua ettim” demiş ve dağdan inmemiş.

ğ) Şimdi Sarıkız’ın ve babasının kabirleri Kazdağı’ndadır.

III. Varyant:

a) Sarıkız adlı çok güzel bir kız vardır.

b) Güreliler bu kıza iftira ederler.

c) Babası da kızını kesmek için Kazdağı’na çıkarır.

ç) Babası aptes almak için su ararken Sarıkız, bakracıyla tâ denizden su alır.

d) Babası kızının ermiş olduğunu anlayıp onu bağışlar ve Gürelilere beddua eder: “Gürelilerin suları soğuk, kızları kovuk (dul) olsun”.

e) Sarıkız, dağda kalıp kazlarını gütmeye devam eder.

f) Sarıkız’ın öldüğü yere Sarıkız tepesi, babasının öldüğü yere ise Baba tepe (Babadağı) denmiş.

IV. Varyant:

a) Hz. Ali, Kan Kalesini fethe gidince Hz. Fatma, Selman Hazretlerine “iki oğlum var, ama bir kızım yok” der.

b) Selman-ı Pâk, “Al, öyleyse nasibini” deyince Hz. Fatma, kucağında bir kız çocuğu bulur.

c) Hz. Fatma sevinerek babasına gidince Hz. Muhammet, “Benim torunlarım bunu kötülerler, bunun nasibini Allah’a havale ettim” der.

ç) Bunun üzerine Selman-ı Pâk, Kazdağı’nda inciden bir saray yaptırır ve kızı oraya koyar.

d) Kız, burada 20–25 yıl yaşar ve ölür. Kazdağı’nda ölen Sarıkız’a yapılan kabir böylece Alevilerin Kâbe’si olur.

V. Varyant:

a) Güzeller güzeli bir kıza delikanlının biri âşık olur.

b) Kız, delikanlıdan gücünü ispatlamasını ister. Delikanlının sırtına tuz çuvalları vurulur. Delikanlı çuvallar ile birlikte göle düşer ve tuzların ıslanıp ağırlaşmasıyla boğulur.

c) Köylüler, kıza öfkelenerek yumurta atarlar. Yumurtalardan her yanı sıraya boyanan kıza Sarıkız adı verilir.

ç) Babası kızını cezalandırmak için dağa götürür.

d) Ancak kız, babasının aptes suyu olarak delikanlının boğulduğu tuzlu sudan getirir. Babası tatlı su isteyince de ayağını yere vurarak su fışkırtır.

e) Baba, kızının erdiğini görüp onu bağışlar ve fışkıran suyun etrafını da  taşla çevirir. Bu suyun şifalı olduğuna inanılmaktadır.

VI. Varyant:

a) Güre köyünde güzeller güzeli bir kız babasıyla birlikte yaşarmış.

 b) Babası hacca gidince onu elde edemeyen köylüler iftirada bulunurlar.

c) Babası kızını cezalandırmak için kazlarıyla birlikte dağa götürür ve orada bırakıp geri döner.

ç) Sonunda gerçeği öğrenen babası dağa kızının yanına gelir.

d) Sarıkız, babasına aptes alması için hem denizden tuzlu su, hem de parmağıyla yerden tatlı su bulunca babası kızının erdiğini anlar.

e) Kız ise köye dönmeye razı olmayarak beddua eder: “Ben orada iftiraya uğradım. Oranın erkekleri güre, kadınları dul olsun” der. İftiraya uğradığı yere de Güre köyü kurulur.

f) Babası çaresiz köye dönerken kayalıklardan düşer ve ölür.

g) Sarıkız, kazlarıyla dağda yaşamaya devam eder.

ğ) Köylüler, susuz kaldıkları bir gün Sarıkız’a yalvarırlar. Sarıkız da “ak çay!” diyerek çayı akıtır ve oranın da adı Akçay olur.

Motif sırasını verdiğimiz bu altı efsanede görülen en önemli motif, şüphesiz ki “kötü yolda olmakla itham edilen kadın” motifidir. Bu motifin esas olduğu “Helvacı Güzeli” masalı ile ele aldığımız efsaneler arasındaki benzerlik dikkati çekmektedir. Bu masalda da babası hacca giden kıza sahip olamayan kişilerin iftirası ve neticede gerçeğin ortaya çıkışı konu alınmıştır. Anadolu’da çok yaygın olan ve Typen Türkischer Volksmärchen’de 245 no’da kayıtlı olan bu masal; Ankara, Develi, Kastamonu, Eskişehir, Kayseri, Sarıkamış, Tekirdağ, İstanbul, Amasya, Erzurum, İzmir, Bursa, Bitlis, Bayburt, Gümüşhane, Kars, Sivas, Çankırı, Trabzon, Giresun, Kırşehir, Niğde, Zonguldak, Tokat gibi şehirlerimizde ve bugün Tuna nehri altında kalan Adakale’de derlenmiş ve yayımlanmıştır.

Aynı masalı Aarne-Thompson katalogunda da 883 noda “İftira Edilen Kız” adıyla görmekteyiz.

Masal, ülkemiz dışında Fransa, İtalya, İspanya, Almanya, Romanya, Macaristan, Rusya, Arabistan, Hindistan, Portoriko, Dominik Cumhuriyeti, Yunanistan, Danimarka, Çekoslavakya gibi ülkelerde de anlatılmaktadır. Ayrıca Azerbaycan anlatılan “Alı Han Peri” adlı hikâye de Helvacı Güzeli masalının bir varyantı olması sebebiyle aynı motife sahiptir.

Efsanelerimizin hepsinde Sarıkız adı ortaktır. Bu adı almanın sebebi ise genellikle kızın saçlarının sarılığından kaynaklanmaktadır. Ancak, bir efsanede kendine âşık olan delikanlının ölümüne sebep olduğu için atılan yumurtaların renginden dolayı bu adı aldığı anlatılmaktadır.

Sarıkız adı başka bölgelerimizde anlatılan efsanelerde de dikkat çekmektedir. Ancak daha önce Türk mitolojisindeki yerinden bahsetmeliyiz. Urenha’ların şaman dualarında “kayalarda bulunan altı sarı albastı (kız)”dan bahsedilmektedir.

Kazak, Kırgız ve Başkurtların Sarıkız suretindeki ruha inandıkları da bilinmektedir. Kazak, Kırgız bakşıları bu ruhu “tuv dediği derde derman olan ey Sarıkız, gel” diye çağırırlarmış. Bu Sarıkız inanışı Bektaşî şairi Geda Musli’nin bir nefesinde de dikkati çeker:

   Seyit Ali Sultan kırkların başı

   Nevruz beyleridir yârı yoldaşı

   Görün Sarıkız’da ol çaldı taşı

   Ol dem kuvvet verildi pirin koluna

Sarıkız inanışının mitolojideki şekline benzer bir durumu da Mudurnu’nun dağ eteklerinde Göncek köyü civarındaki “Sarıkızlar Kayası” da denilen kayalıkta köylülerin inancına göre Sarıkızların bulunduğu şeklinde görmekteyiz.

Ayrıca Bursa, Kütahya ve Tekirdağ’da anlatılan efsanelerde de Sarıkız adına rastlamaktayız. Bursa ve Kütahya’da mevcut kaplıcalar için anlatılan ve birbirine çok benzeyen efsanelere göre Sarıkız, annesi ve inekleriyle yaşayan güzel bir kızdır. İneklerini otlatırken uyuduğu sırada duyduğu “Ağlayarak mı geleyim, çağlayarak mı?” sorusuna üç gün sonra “harlayarak gel” deyince kayalar çatırdar ve her yerden sular akar. Sular, Sarıkız’ı alır götürür ve sırra kavuşturur. Bu bölgede de kaplıca olur ve şifa dağıtır.

Tekirdağ’ın Şabanoğlu semtinde yatırı bulunan Sarıkız ise gelin olmak üzere iken ölen bir genç kızdır. Birisinin rüyasına girerek kabrinin yapılmasını sağlayan Sarıkız, şimdi adak ve dilek yeridir. Adaklarını yerine getiremeyenleri cezalandırdığına da inanılmaktadır.

Afyonkarahisar’da anlatılan başka bir efsaneye göre ise, bir mağaranın önünde Sarıkız adlı bir kaya vardır. Heykel şeklinde olan ve yüzü allı pullu yazmalarla örtülü olan bu kaya, bir yatır olarak da  değerlendirilmektedir. Bu efsaneye göre Sarıkız, kâfirler tarafından kovalanınca buraya sığınmış ve Allah tarafından korunmuş. Şimdi bu yatıra akşamları yemek getirilir, mumlar dikilir ve ziyaretçiler yüzlerini bu kayaya sürerek şifa umarlar.

Bu efsanelerden de görüleceği gibi Sarıkız tipi, dağ-kaya kültüyle ilgisi kurularak Türk mitolojisinden günümüze kadar ulaşmış bir motif olarak dikkati çekmektedir.

Efsanelerimizin hemen hepsinde ortak olan diğer bir motif ise “kaz”dır. Türk mitolojisinde ve folklorunda çok geniş bir yeri olan kaz; Radloff’un tesbit ettiği “yaradılış efsanesi”nde, Divanü Lûgat-it Türk’te, Dede Korkut’ta, Noksanî, Kaygusuz Abdal, Viranî, Pir Sultan Abdal gibi şairlerde de tespit edilen bir motiftir. Ayrıca şamanizmden bugüne kadar çeşitli Türk topluluklarında totem ve sembol olarak da kullanıla gelmiştir. Bu arada çeşitli yer adlarının da kaz kelimesinden kaynaklandığı belirtmeliyiz. Burada ayrıntıya girmek yerine “kaz” motifinin Türk halk edebiyatı ve folklorunda çok önemli bir yere sahip olduğunu ve özellikle Alevî-Bektaşî inanışlarında yaşamaya devam ettiğini ifade etmek istiyoruz.

Yine bir “keramet” motifi olarak dikkati çeken “yerden su çıkarma” veya “denizden su temini” gibi motifler de efsanelerimizde ortaktır. Sarıkız, babasının aptes alabilmesi için ve köylerin susuz kalmaları üzerine su temin etmeyi başarır.  Bu motif, Kitab-ı Mukaddes’te, Kur’an-ı Kerim’de, hadislerde, sünnî ve gayrisünnî menâkıp-nâmelerde ve efsanelerde yer alan yaygın bir motiftir.

V numaralı efsanede de görüldüğü gibi Sarıkız’ın çıkardığı suyun daha sonra halk tarafından şifalı sayılması ise, “su kültü”nün bir izi olarak değerlendirilebilir.

Nitekim Mehmet Eröz’ün yazdığına göre Edremit çevresi Tahtacı Türkmenlerinin çocuklarının karın ağrılarının geçmesi için “ulu çaylar”a dua ettikleri bilinmektedir. Ayrıca “erkâna girme” töreninde de su ile ilgili bir âdet vardır. Bacılar yamalarının ucu ile su alıp bunu “musahip” erkeklerin ayakları ucuna damlatırlar.

Bu motiflerden de görüleceği üzere Sarıkız ve Kazdağı efsaneleri Türk mitolojisindeki yer, su ve dağ kültleriyle yakından ilişkili görülmektedir.

Kazdağı ve Sarıkız etrafında oluşmuş bazı inanışlar da dikkati çekmektedir. Bu inanışlar genellikle Alevî-Bektaşî kökenlidir. Mesela Tahir Harimi Balcıoğlu, Tahtacı Türkmenlerin ve Alevîlerin yedi yılda bir Sarıkız’ın kabrini ziyaret ettiklerini ifade eder.

Aynı yazar Alevîlerin “Kâbe”sinin burası olduğunu ve Sarıkız’ı ziyaret edenlerin “hacı” olduğunu belirterek gelemeyenlerin de “vekil” gönderdiklerini yazar. Bu ziyaret her yıl 13 Ağustos-11 Eylül tarihleri arasında gerçekleşir ve ayini İzmir-Narlıdere köyünde ikamet eden “Dede” idare edermiş.

Yine aynı yazara göre Kazdağı’nda bulunan kutsal taş etrafında da bazı inanışlar vardır. Bu taşın İbrani, Yunan, Latin ve Türklerce mukaddes sayıldığı; Tevrat’ta bu taşla ilgili bahislerin bulunduğu ve “yeşim” ya da “kut” taşıyla bu taş arasında bir ilişki bulunduğu bu inanışlar arasındadır.

Ayrıca Bektaşîlerin “Teslim taşı” ile de bu taş arasında ilgi olduğu ileri sürülür.

Ancak Hikmet Tanyu, Balcıoğlu’nun bu görüşlerini Gıyas Yetkin’in eserine ve Alevî dedesi Mustafa Özcan’a dayanarak abartılı bulur ve turist çekmek amacıyla ileri sürülmüş olabileceğini belirtir.

Buna göre Tahtacı Türkmenler, oraya murat ve adak için gitmektedirler. “Hacı olma” ve “yada taşı” gibi inançlarının ise olmadığı ifade edilmektedir.

IV numaralı efsanede de görüldüğü gibi Sarıkız ile Hz. Ali arasında da bir ilgi kurulmaktadır. Tahtacı Türkmenlere göre Sarıkız, Hz. Ali’nin kızıdır. Diğer bir inanışa göre ise, Zühre yıldızı Hz. Ali’nin alnında doğmuş ve Selman ona âşık olmuştur. Efsanedeki bilgilerle bu inanışı mukayese edince Zühre yıldızı ile Sarıkız arasındaki ilişki de ortaya çıkmaktadır.

Bu arada Sarıkız için yapılan törenlerden de bahsetmek istiyoruz: Evlerde bir gün önceden temizlik yapılır. 22 Ağustos sabahı her evde bir kurban kesilir. Sarıkız’a kesilen bu kurbanın  ve yüzülmesi işlerini erkekler yaparken kadınlar da ocak yakıp ateşi köz hâline getirirler. Kurban kanından çocuklarla kadınların alınlarına birer parça sürülür. Daha sonra kurbanın böbrek ve karaciğer gibi parçaları közde pişirilir, öncelikle çocuklara dağıtılır. Bu sırada kadınlar güzel elbiselerini giyerler. Avlulara hasırlar yayılır, minderler konur ve ilk pişen etlerden ev halkı ve konuklar yer. Buna “ilk sabah sofrası” denir.

Bu yemeğin arkasından “hayır dağıtma” töreni gelir. Her evin genç kızı komşu evlere kavun, karpuz dilimleri dağıtır. Kalan et de haşlanır ve suyuna pilav yapılır. Bu etli pilav asıl yemektir ve ikindiye doğru yenir. Bu sırada genç kızlar ve erkekler köy sokaklarında gezip eğlenmektedir. İkinci gün aynı şekilde Sarıkız’ın babasına adanan kurban,üçüncü gün ise “Üç Taşlar”a adanan kurban kesilir. Bu kurbanları her ev ayrı ayrı olarak kestiği gibi bir kaç ev birleşerek de kesebilir.

Yukarıda anlatılanlar Kazdağı’na çıkılamadığı zamanlarda yapılan törenlerdir. Daha eskilerde, yani Kazdağı’na çıkıldığı zamanlarda bu uygulamaların aynı şekilde dağın zirvesindeki Baba tepe, Sarıkız tepesi, Üç taşlar ve diğer yatırların çevresinde yapıldığı bilinmektedir.

Şimdilerde Sarıkız yatırına bir de dilek defteri bırakılmış olup ziyaretçiler dileklerini bu deftere yazmaktadırlar.

Buraya kadar incelediğimiz motif ve inanışlardan da görüleceği gibi, Kazdağı ve Sarıkız efsaneleri, tamamen Türk mitolojisi ile İslâm inançlarından kaynaklanan efsanelerdir. Ancak bir kısım yerli ve yabancı araştırıcı Bektaşilik ile Hıristiyanlık arasında ilgiler kurarak, “iki taraflı inanışlar”lardan söz ederler.

F. W. Hasluck da bu araştırıcılardan biridir. Pek çok yer ve yatır için iddia ettiği gibi Sarıkız ve Kazdağı hakkındaki görüşlerinde de Hıristiyanlığın etkilerini arayan Hasluck, Tahtacı Türkmenlerinin 15 Ağustos’ta kurdukları “Hıdrellez Sofrası” inanışını da Hıristiyanlıkla açıklamaya çalışır. Ona göre 15 Ağustos tarihi, Hıristiyanlıkta Meryem’in göğe hurucu yortusu tarihidir ve oradan Türkmenlere geçmiştir. Hıdrellez ile St. George arasındaki ilişkiye de dikkati çeken Hasluck, Bektaşilerin “en büyük bayramı”nın Hıristiyanlıktan türemiş olduğunu iddia eder.

Aslında bu gibi görüşler pek çok batılı araştırıcı tarafından ileri sürülmüştür. Ancak bu görüşlerin “biraz da Hıristiyanlık taassubundan ilham alan bir iddia” olduğu ve Alevî-Bektaşî inanışlarının tabiî karşılanması gereken küçük bir tesirden başka Hıristiyanlıkla  alâkaları olmadığı ilmî incelemelerle açıklanmıştır.

Konunun diğer bir yönünü ise yer isimlerinde bulmaktayız. Şu anda bölgede hemen hemen hiç bir yabancı yer ismine tesadüf etmemekteyiz. Sadece Sarıkız ve Kazdağı efsanelerinden kaynaklanan isimler bile oldukça çoktur. Mesela bugün turistik beldeler olarak dikkati çeken Akçay, Güre,  Kazdağı isimleri efsanelerden kaynaklanmaktadır.

Akçay ismini açıklayan efsaneye göre çayların Sarıkız’a müracaat ederler. Sarıkız da “ak çay!” diyerek çayın akmasını sağlar. Önce çaya, sonra da orda kurulan köye Akçay adı verilir (VI. numaralı efsane).

Günümüzde kaplıcalarıyla meşhur olan Güre de ismini efsanelerimizden almıştır. Efsaneye göre kızının masum olduğunu anlayan babası, köye dönmesi için kızına yalvarır. Sarıkız ise; “Ben orada iftiraya uğradım. Oranın erkekleri güre, kadınları dul olsun” der ve teklifi reddeder. Bunun üzerine köyün adı Güre kalır (VI numaralı efsane).

Yine aynı efsaneler dolayısıyla Yunan mitolojisinde adı İda olan dağa da Sarıkız’ın kaz gütmesi sebebiyle Kazdağı adı verilmiştir (III. Numaralı efsane).

Kazdağı’ndaki bazı yer adları da efsanelerimizle ilgilidir. Mesela Sarıkız’ın kaz güderken kazlar uçmasın diye inşa ettiği yere “Kaz Avlusu”; kazlarını suladığı rivayet edilen yere de Çatalçimi denilmektedir. Bu Çatalçimi’nde her  cumartesi Kazdağı’nın kartallarının inip yıkandıkları da inanışlar arasındadır.

Ayrıca bugün Sarıkız’ın defnedildiği kabir olarak rivayet edilen tepeciğe Sarıkız tepesi; babasının kabrinin bulunduğu yere ise Baba tepe (Babadağı) adı verilmektedir (I ve III numaralı efsaneler).

Bu yer adları, efsanelerin bölge üzerindeki etkisini gösterdiği gibi Yunan mitolojisinde önemli yeri olan bölgenin Türkleşmesine de katkılarını ortaya koymaktadır.

Sarıkız ve Kazdağı efsanelerinin günümüzde de etkisini sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Bunun güzel bir örneğini Akçay meydanında dikilen Sarıkız anıtında görmekteyiz.

Böylece efsanelerin güzel Sarıkız’ı bu turistik beldemizin sembolü haline gelmiş ve devamlı hatırlarda kalması sağlanmıştır.

Ayrıca Anadolu efsanelerini resimlerine konu edinen ressam Selim Turan da, “Köy Müzeleri” düşüncesini gerçekleştirme çalışmalarına Sarıkız efsanelerinin ilhamıyla başlamıştır.

Her yıl yapılan ve 14-16 Temmuz tarihlerinde kutlanan Akçay Zeytin  Festivali’nde de Sarıkız’ın temsilî olarak canlandırıldığını bilmekteyiz.

Sonuç olarak Sarıkız ve Kazdağı çevresinde teşekkül eden efsanelerin bölgenin Türkleşmesi ve İslâmlaşmasının bir tezahürü olduğunu söyleyebiliriz. Alevî-Bektaşî inanışlarının Hıristiyanlıktan etkilendiği yönündeki düşüncelerde bölgenin de örnek gösterilmesi ise mümkün görülmemektedir.  Çünkü efsane ve inanışlarda Türk mitolojisi (yer, dağ, su ve Sarıkız kültleri vb) ile İslâmî izlerden (Hz. Muhammed, Hz. Ali, Selman-ı Pâk, kurban, Hıdrellez, Hz. Fatma, hac, aptes, namaz ve keramet gibi) başka bir tesir bulunmamaktadır. Bölgenin Türk millî kültürüyle entegre olamadığı ve heteredoks bir kültür yapısına sahip olduğu şeklindeki düşünceler de gerçeği yansıtmamaktadır. Zira bölgedeki köylerin bugün ulaştığı seviye Türk millî kültürüyle tamamen bir paralellik arz etmektedir. Yapılacak gezi ve derlemelerde bu durumun tespiti oldukça açık olarak görülecektir.