www.cennetturkiye.org sitesinden alınmıştır.

Zamanımızdan takriben 3200 yıl önce Çanakkale Boğazı yakınlarında ”Troya” isimli bir kent varmış. Bu kentin, barışsever, fakat cesur insanları, kralları, Priamos’un idaresi altında uzun yıllar barış içinde çok mutlu bir hayat sürmüşler. Bir gün, kral Priamos’un karısı Hekabe çok kötü bir rüya gördü. Rüyasında, karnından ateşler çıkmakta ve ateşin dumanı, bütün Troya surlarını sarmaktaydı. Hekabe, bu rüyasını önce kocasına; daha sonra da bir kâhine anlattı. Kâhinin yaptığı yorum, hiç de iç açıcı değildi. Ona göre, Hekabe, hamileydi ve doğacak olan çocuk, ilerde Troyalıların başına büyük dertler açacaktı. Onun için bebek doğar doğmaz öldürülmeliydi. Bu kehanete inanan Kral Priamos, çocuk doğduktan sonra bir adamını bebeği öldürmek için görevlendirdi. Savunmasız yeni doğmuş bebeği öldürmeyen Troya’lı onu o zaman ki adı ”İDA” olan ”Kazdağı”na götürüp, bir ormana bıraktı. Nasıl olsa, yabani hayvanlar onu öldürür diye aklından geçirdi. Ama bebeği, yabani hayvanlardan önce bir çoban buldu. Bu çocuk, ilerde gerçekten Troya’lıların başına birçok dertler açacak olan Paris’ti. O sırada, Tanrıların yaşadığı OLYMPOS dağında, ilginç bir kargaşa cereyan etmekteydi. Kral Peleus ile Deniz Perisi Thetis’in evlenme merasimine kavga ve nifak tanrıçası Eris, huzursuzluk çıkartır gerekçesiyle davet edilmemişti. Bu işe çok gücenen Eris, intikam almaya karar verdi.
peleus ile thetisin dn

Üzerinde ”EN GÜZELE” yazılı, altından bir elmayı, şölenin yapıldığı salonun ortasına bırakıverdi. Doğal olarak bütün tanrıçalar, bu elmaya sahip olmak istediklerinden uzun tartışmalar oldu. Sonunda üç büyük tanrıça dışında diğerleri çekildiler. Ama kudret tanrıçası Hera, zekâ tanrıçası Palas Athena ve Aşk tanrıçası Afrodit elmaya sahip olmakta ısrar ettiler. Her üçü de tanrı Zeus’a giderek onun, hakemlik yapmasını istediler. Baba tanrı Zeus, onların hiç birini gücendirmek istemediği için diplomatça davranıp, bu işlerden pek anlamadığını söyledi. Asıl amacı ise bu belayı Olympos’tan uzaklaştırmaktı. Onların Olympos’un tadını kaçıracaklarını anladığı için, hakemliği bir ölümlünün yapması gerektiğini söyledi. _”Gidin” diye gürledi tanrıların babası ”ırmakları bol İda dağına, orada Paris adında Troya’lı bir prens yaşamaktadır. Bu işlerden en iyi anlayan odur.”. Böyle söyleyip uzaklaştırdı onları Olympos’tan. Onlar da haberci Tanrı Hermes’in rehberliğinde, kaynakları bol olan İda dağının doruklarına geldiler. O sırada Paris, hiçbir şeyden habersiz aşağıda koyunlarını otlatıyordu. Haberci Tanrı Hermes, meseleyi Paris’e anlatıp altın elmayı ona verdi. Hangisini en güzel bulursa elmayı ona verecekti. Ama bu iş, pek o kadar kolay olacağa benzemiyordu. Çünkü her üç Tanrıça da birbirinden güzeldi. Ne yapacağını şaşırmıştı. Onun hayranlığını ve şaşkınlığını gören Tanrıçalar, karar vermesini kolaylaştırmak için Paris’e rüşvetler teklif ettiler. Hera kendisine kudret vaat etti. Altın elmayı kendisine verdiği takdirde Paris Avrupa ve Asya’nın en güçlü kralı olacaktı. Athena kendisini dünyanın en zeki kralı yapacağını ve Yunanistan’la yapılacak bir savaşta kendisine zafer vaat etti. Afrodit ise dünyanın en güzel kadınını Paris’e teklif etti.
gzeller mt
Çoban Paris’in. Öyle büyük krallıklarda gözü yoktu. En güzel kadın benim olsun diye düşünüp, altın elmayı Afrodit’e verdi. İşte ne olduysa o zaman oldu. Bu işe çok bozulan Athena ile Hera, Troya’nın yıkımı için planlar kurmaya koyuldular. Afrodit ise verdiği sözü yerine getirmek için bir plan yaparak Paris’in, Yunanistan’daki Isparta şehrine gitmesini sağladı. Çünkü o sırada Dünya’nın en güzel kadını Isparta Kralı Menelaos’un karısı ”Güzel Helen”di. Menelaos ve Helen, Paris’i çok iyi karşıladılar.Kral, kendisine dilediği kadar sarayında kalabileceğini söyledi. Ona güvenerek karısı ile Paris’i sarayda yalnız bırakıp, kendisi Girit’e gitti. Menelaos’un Girit’te olmasından yararlanan Paris, Helen’i Troya’ya kaçırdı. Girit’ten dönen Menelaos, karısını evde bulamayınca yaptığı hatayı anladı ve karısını geri almak için Troya’ya savaş açtı. Bütün Yunan krallarına da haberciler göndererek Helen’in kurtarılması için onları yardıma çağırdı. Çünkü kendisi evlenirken, diğer bütün krallar, Helen’in başına bir hal gelmesi halinde Menelaos’a yardım edeceklerine söz vermişlerdi. Verdikleri söz gereği, bütün krallar denizi aşıp güçlü Troya kentini yerle bir etmeye çok istekli idiler. Menelaos’un ağabeyi Agamemnon, yaşlı Nestor, Ajax, Patroklos hepsi hazırdılar. Ama Odysseus ile Akhilleus, pek ortalarda görünmüyordu. Yunanistan’ın en akıllı, en kurnaz kralı olan Odysseus, kocasına sadakati olmayan bir kadın için, evini ve ailesini terk etmek istemedi. Bunun için kendisini ordu kampına çağırmaya gelen haberciye delirmiş gibi davrandı. Bir taraftan tarlayı sürüyor, sonra da toprağa tohum yerine tuz ekiyordu. Ama Başkumandan Agamemnon’un gönderdiği haberci de kurnaz birisiydi. Haberci, Odysseus’un küçük oğlunu yakalayıp sabanın önüne bırakıverdi. Bunu gören Odysseus, sabanı kenara atarak oğlunun hayatını kurtardı. Bu da onun eskisi kadar akıllı olduğunu gösterdi. İsteksiz de olsa, orduya katılmaya mecbur kaldı.Akhilleus ise Troya’ya gittiği takdirde, Troya’nın yağmalanmasını ve yanışını görmeden öleceğini biliyordu. Bunu kendisine bir deniz perisi olan annesi Thetis, söylemişti. Onun için, kadın elbiseleri giyerek, kral Lycomedes’in sarayında. saray kadınları arasında saklanıyordu. Kumandanlar Akhilleus’u bulma görevini kurnaz Odysseus’a verdiler. Odysseus, bir seyyar satıcı kılığına girerek saraya gitti. Sergisinin bir tarafında kadınların seveceği cinsten takılar, diğer tarafında ise şahane silahlar bulunuyordu. Sarayın bütün kızları mücevherlerin etrafında kümelenirken, sadece Akhilleus kılıç ve kamalarla ilgileniyordu. Böylece Odysseus onu tanıdı. O da kaderini bile bile Odysseus’la birlikte ordu kampına katıldı. Sonunda ordu tamamlanmış ve gemiler yola çıkmaya hazırdı. Ama bu kez, günlerden beri esen Kuzey rüzgârı, bir türlü dinmek bilmiyor ve gemilerin Troya’ya yelken açmalarına imkân vermiyordu. Ordu çaresizdi. Sonunda kâhinlerden birisi Artemis’in Akhalara çok kızdığını, çünkü Agamemnon’un adamlarından birinin, onun en sevdiği tavşanlarından birini öldürdüğünü söyledi. Bu yüzden rüzgârı estirdiğini ve estirmeye devam edeceğini, ancak Agamemnon’nun kızı Iphiginia’yı kendisine kurban etmesi halinde öfkesinin dindirilebileceğini anlattı..

Bu Agamemnon için dayanılır gibi bir şey değildi. Buna rağmen zafer için buna razı oldu. Bir efsaneye göre, Iphiginia, Artemis’e kurban edildi. Bir başka efsaneye göre de Artemis, bir geyik gönderdi. Iphiginia yerine geyik kurban edildi. Bu olaydan sonra Kuzey rüzgârı durdu ve sayıları bini aşan gemi 100.000′i aşkın Akhalı savaşçıyı Troya önlerine taşıdı. Skamandar ve Simois Irmaklarının döküldüğü Çanakkale Boğazının kumsallarında kamp kurdular. Akhalar çok güçlü ve kalabalıktı. Defalarca kente saldırdılar. Ama Troya, güçlü surlarla çevriliydi. Ayrıca Priamos’un bu hücumları bertaraf edebilecek, kutsal Lion’u koruyabilecek kahraman oğulları vardı. Atları eğiten Hektor bunların en cesuru ve Troya ordusunun başkumandanıydı. Öte yandan Akhaları müşterek düşman kabul eden diğer Anadolu halkları da Troyalıların yanında yer aldılar. Savaş on yıl sürdü. 9 yıl boyunca zafer durmadan yön değiştirdi. Bazen Troyalılar üstün geliyor, bazen de Akhalar Troyalıları surların içine kadar kovalıyorlardı. Uzun süre hiçbir taraf belirgin bir üstünlük elde edemedi. Akhalar civardaki yerleşmeleri talan ediyor, kızları evlerinden alıp çadırlarına kapatıyorlardı.
agamemnonun kz phigeniay kurban etme sahnesi

Bu talanlarından birinde Agamemnon Khryse (Hrüse) kentinden Apollon’un rahibi Khryseis’i (Hrüseis) çadırına kapatmıştı. Kızının “onur payı” olarak Agamemnon’un çadırına kapatılmasına razı olmayan rahip, değerli kurtulmalıklarla Agamemnon’a gelip kızını serbest bırakması için yalvardı. Tekmil Akhalar, rahibe saygı gösterilip kızın babasına verilmesini istediler. Ama bu hiç de Agamemnon’un gönlünce değildi. Kızı serbest bırakmayı reddettiği gibi, rahibe çok kötü davrandı. Hakarete uğrayan rahip, eve dönüşünde Apollon’a yalvardı. Akhaların üstüne hastalık ve felaket göndermesi için dua etti. Apollon da onun duasını kabul edip, ateşli oklarını Akhaların üzerine gönderdi. Çok sayıda Akhalı asker hastalandı ve öldü. Sonunda Akhilleus, bütün kumandanları bir toplantıya çağırarak onlara Apollon’un öfkesini dindirecek bir yol bulunması gerektiğini aksi takdirde eve geri dönmekten başka yapılacak bir şey olmadığını söyledi. Bunun üzerine ünlü kâhin Kalkhas; Tanrının neden bu kadar çok öfkeli olduğunu bildiğini, ancak konuşmaktan korktuğunu, Akhilles onun hayatını korumayı garanti etmediği sürece de konuşmayacağını söyledi. Akhilleus’un kahinin hayatını koruyacağını garanti etmesi üzerine usta yorumcu konuşmayı kabul etti. “Tanrı Apollon kızgındır, çünkü saygısızlık etti Agamemnon duacıya, kurtulmalıkları istemedi, salmadı kızını, işte bu yüzden çektirdi bunca acıları okçu tanrı. Eğer Agamemnon hiçbir kurtulmalık almadan kızını babasına geri vermezse daha da çektireceği var.” (İlyada 90–96) Böyle dedi Kalkhas, öfke doldurdu Agamemnon’un yüreğini. Ama fazla bir seçeneği yoktu erlerin kralının. Bilici Kalkhas’a ve onu koruyan Akhilleus’a sövüp saydıktan sonra, kızı babasına vermeyi kabul etti. “Phoibos Apollon istiyorsa Khryseis’i ille de şu gemimle, yoldaşlarımla göndereceğim onu, ama barakandan alacağım kendim gelip senin onur payını, güzel yanaklı Briseis’i. Senden ne güçlü olduğumu o zaman anla gör. Korksun boy ölçüşmekten, ibret alsın, kim benimle eşit görmek isterse kendini.” (İlyada l 183–187) Böyle deyip bir yandan kızı babasına gönderirken, adamlarından iki tanesini de Akhilleus’un çadırına gönderdi. “Güzel yanaklı Briseis’i” alsın diye. Akhilleus habercilere kızı korkutmadan alabileceklerini, onlarla bir sorunu olmadığını söyledi ama, Tanrılar huzurunda bunu Agamemnon’a çok pahalıya ödeteceğine dair yemin etti. Bu olaya Akhilleus’un annesi deniz perisi Thetis de, en az oğlu kadar kızdı. Oğlunu yatıştırıp, savaştan tamamen elini çekmesini söyledi. Öte yandan da Olympos’a giderek Zeus’a yalvardı. “Zeus baba! Bir gün ya sözümle ya işimle ölümsüzler arasında yararlı olduysam sana, şimdi yerine getir şu dileğimi, kısa ömürlü oğluma değer ver; saygısızlık etti Agamemnon, erlerin başbuğu, aldı onur payını, yoksun bıraktı onu sen say, gücü Troyalılar tarafına ko ne olur. Akhalar saysınlar oğlumu, ününü yüce kılsınlar.” (İlyada l 503–510) Şimdi artık savaş Olympos’a da ulaşmıştı. Tanrıların bir kısmı Troyalıları destekliyor, bir kısmı ise Akhalıların yanında yer alıyordu. Afrodit doğal olarak Paris’in yanında yer aldı. Yine doğal olarak Athena ile Hera Akhaların tarafındaydı. Savaş tanrısı Ares her zaman Afrodit’in yanındaydı. Güneş tanrısı Apollon ve kız kardeşi Artemis ise Hektor’un koruyucularıydı. Dolayısıyla Troyalıların yanında yer aldılar. Denizler tanrısı, yeri sarsan Poseidon, denizci halk olan Akhaları destekledi. Zeus Troyalıları daha çok seviyor ama, tarafsız kalmayı tercih ediyordu. Yukarıda Olympos’ta durum böyle iken aşağıda Akhilleus gemilerin yanına oturmuş köpürüp duruyor, ne toplantılara katılıyor, ne savaşa gidiyor, içi içini yiyordu olduğu yerde. Akhilleus olmadan Akhalar Troyalılardan daha zayıftı. Buna rağmen Akhalar Troyalıları şehir surlarına kadar kovaladılar. Surların yanında çok kanlı savaşlar oldu. Kral Priamos ve diğer yaşlı Troyalılar da, savaşı bir kuleden seyrediyorlardı. Bir ara savaş durdu. Her iki taraf da askerlerini geriye çektiler. Paris ile Menelaos karşı karşıya gelmişlerdi. İkisi yalnız savaşacaklardı. Eğer Menelaos kazanırsa Helen’i alıp Isparta’ya geri dönecek, eğer Paris kazanırsa Helen Troya’da kalacaktı. Her iki halde de savaş bitecekti. Teklif Paris’ten gelmişti. Hektor’a hitaben yaptığı konuşmada şöyle dedi: “Troyalıları tekmil Akhaları oturt yere, koyun ortalarına Ares’in sevdiği Menelaos’la beni, çarpışalım Helen için, bütün malı için. Alsın bütün malı, götürsün kadını evine. Kim üstün gelir, kazanırsa zaferi and içsin dost olsun ötekiler de. Siz Troyalılar oturun bereketli Troya’da. Akhalar da at besleyen Argos’a dönsünler, güzel kadınlı Akha topraklarına.” (İlyada lll 70–75) Paris’in yaptığı bu teklif Hektor tarafından Akhalara iletildi. İki ordu arasında bu konuşmalar olurken, bütün bu savaş ve acıların sebebi olan Helen, Priamos ve diğer yaşlı Troyalıların savaşı izledikleri kuleye geldi. Onun geldiğini görünce şu sözleri söylediler usulca: “Troyalılarla Akhaların, böyle bir kadın için yıllardır acı çekmeleri hiç de ayıp değil. Yüzüne bakan ölümsüz tanrıçalara benzetir onu. Ama gene de binse gemiye keşke gitse. Gitse de bizi, çocuklarımızı belaya sokmasa.” (İlyada lll 154–160) Böyle konuştu Troya’lı ulular kendi kendine. Daha sonra Priamos, Helen’i yanına çağırıp aşağıdaki Yunanlı kahramanların adlarını tek tek sordu. Bu arada düello başladı. Mızrağı ilk fırlatan Paris oldu. Menelaos, mızrağı kalkanı ile savuşturup kendi mızrağını fırlattı. Mızrak Paris’in gömleğini yırttı ama onu yaralamadı. Daha sonra kılıcını çekip, Paris’i tolgasından vurdu; ama kılıç kırılıp yere düştü. Silahsız olmasına rağmen, Paris’in üzerine atılıp onu miğferinin ibiğinden tuttu. Eğer Aphrodite karışmasaydı onu sürükleyip Yunanlıların sıralarına kadar götürecekti ama Aphrodite, miğferin ipini kopartıp onun Troya’ya kaçmasına yardım etti, Menelaos, elinde Paris’in miğferi olduğu halde öfkeyle Troya sıralarına giderek, Paris’i aramaya başladı. Aslında Troyalılar tarafında ona yardım edecek hiç kimse yoktu. Çünkü mızrağını fırlatmaktan başka hiç dövüşmediği için herkes ondan nefret ediyordu. Her nasılsa kaçmayı başarmıştı. Nasıl kaçtığını, nereye gittiğini hiç kimse bilmiyordu. Bunun üzerine erlerin başbuğu Agamemnon, her iki orduya birden konuşarak Menelaos’u muzaffer ilan etti. Daha önce kararlaştırdığı gibi Troyalıların Helen’i geri vermeleri gerekiyordu. Athena ile Hera işe karışmasalardı Troyalılar da buna razıydılar. Her iki tanrıça da Troya kenti yerle bir edilmedikçe savaşın bitmesini istemiyorlardı. Hera’nın kışkırtmasıyla, Athena seğirtip savaş meydanına geldi. Amacı anlaşmayı bozmak için bir Troyalıyı kandırmaktı. Aptal Pandoros kandırılması en kolay Troyalı idi. Athena, onu kolayca kandırdı. Pandoros Menelaos’a bir ok fırlatıp onu hafif yaraladı. Bu savaşı tekrar başlatmak için yeterliydi. Her iki taraftan sayısız insanlar öldü. Tanrılar ve tanrıçalar da savaş meydanında idi. Onlar da ölümlüler gibi, birbirleriyle savaşıyorlardı. Büyük şampiyon Akhilleus’un savaştan uzak barakasında oturmasına rağmen Akhalar savaşta üstündüler. Ajax ve Diomedes kahramanca savaşıyorlardı. Aphrodite’in oğlu prens Aeneas Diomedes’in elinden az daha ölüyordu. Diomedes, onu yaraladı; ama annesi Aphrodite onu kurtardı. Diomedes Aphroditi’ de yaraladı. Ona bu cesareti tanrıça Hera vermişti. Aphrodite Hera’yı Zeus’a şikâyet etmek için Olympos’a giderken Apollon Aeneas’ı Troya’ya taşıdı. Daha sonra Diomedes, Athena’nın da yardımıyla Ares’i karnından yaraladı. O da Aphrodite gibi soluğu Zeus’un yanında aldı, Athena’yı şikâyet için. Zeus baba, Akhilleus’a yapılan haksızlığın intikamının alınması ve ona tekrar ün kazandırılmasına dair Thetis’e verdiği sözü de hatırlayarak bütün ölümsüzleri Olympos’a çağırdı ve orada kalmalarını emredip, kendisi aşağıya Troyalılara yardıma gitti. Zeus’un işe karışmasıyla, her şey birden bine değişiverdi. Troyalılar, Akhalar’ı gemilerine kadar püskürttüler. Hektor, coşmuştu. Troyalıların “Atları terbiye eden” diye ad taktıkları Hektor, hiç bu kadar cesur, hiç bu kadar muhteşem görülmemişti. Akhalar’ın başı iyiden iyiye derde girmişti. Agamemnon, savaştan vazgeçip Yunanistan’a dönmeye karar vermişti. En yaşlı kumandan Nestor, aşağılanmış bir şekilde geri dönmektense Akhilleus’un öfkesini dindirmenin bir yolunun bulunması gerektiğini söyledi. Agamemnon, aptallık ettiğini itiraf etti. Akhilleus’un onur payı Briseis’i ve değerli hediyelerini ona geri vereceğini Odysseus’a söyledi. Bunu Akhilleus’a anlatması için yalvardı. Akhilles, bunu kabul etmedi. Ertesi gün, Akhalar gene püskürtüldü. Troyalılar, gemileri ateşe verecek kadar yaklaşmışlardı. Bu durumu gören Akhilleus’un en iyi arkadaşı Patroklos Akhilleus’a yalvararak, ya Akhalar’a yardım etmesini veya en azından o muhteşem zırhını kendisine ödünç vermesini söyledi. Akhilleus kendisini aşağılayan insanlar için savaşmayacağını söyledi. Ama Hephaistos ustasının yapmış olduğu o muhteşem zırhı ve adamlarını Patroklos’un emrine vermeyi kabul etti. Patroklos, Akhilleus’un zırhını giyerek ve onun adamlarını da alarak savaşa katıldı. Troyalılar, onu bir müddet Akhilles zannettiler, Gerçekten oda Akhilles gibi muhteşem savaşıyordu. Sonunda Hektor ile karşılaştı. Hektor Patroklos’u kargısıyla öldürüp, zırhını soydu ve kendisi giydi. Sanki Akhilleus’un bütün gücü Hektor’a geçmişti. Patroklos’un cesedi etrafında çok kan döküldü. Sonunda iki Ajax’ın yardımıyla Akhalar cesedi gemiye taşıdılar.
Acı haber Akhilleus’a ulaştı. O da en iyi arkadaşının ölümünü Hektor’a hayatı ile ödeteceğini dair yemin etti. Hektor’un ölümünden sonra kendisinin ölümü de kaderine yazılı idi. Bunu bile bile kaderine razı oldu. Annesi Thetis, onu durdurmak için hiçbir çaba göstermedi. Ona Hephaistos’un yaptığı yeni silahlar ve zırh getirdi. Zırhı giyip askerlerinin başına geçti. Kahramanca savaşıyor ve her yerde Hektor’u arıyordu. Hektor ise, Troyalıların başına geçmiş surların yanında kahramanca şehrini korumaya çalışıyordu. Olympos’lu tanrılar yine aşağıya inmiş, Troya ovasında ölümlüler gibi hararetle savaşıyorlardı. Skamander nehri sularını geçmek isteyen Akhilleus’u boğmaya çalıştı. Ama Akhilleus’u durdurmaya imkânı yoktu. Her şey tanrılarca kararlaştırılmıştı. Apollon bile artık Hektor için savaşmanın faydasızlığına inanmıştı. Troyalılar geri püskürtüldü. Şehir kapıları açılıp savaşçılar şehrin içine alındalar. Sadece Hektor dışarıda kaldı. Dimdik duruyordu surların önünde. Babası Priamos, annesi Hekabe surların içine gelip hayatını kurtarması için ona yalvardılar. Ama o bunları dinlemedi. Troyalıların gerilemesi onun suçu idi çünkü Troyalıları, o kumanda ediyordu. Menelaos Patroklos’un cesedini taşıyor. Hektor böyle düşünürken Akhilles hışımla surlara yaklaştı. Yanında ise ölümsüzlerden Athena duruyordu. Hektor ise yalnızdı. Apollon, onu kaderine terk etmişti. Akhilleus gitgide yaklaşıyordu. Etrafa pırıltılar saçan tunç zırhı içinde yaklaşan Akhilleus’u görünce Hektor’u bir titreme aldı. Kaçmaya başladı. Akhilleus da peşine       takıldı. Hektor önde Akhilleus arkada şehir surlarını üç defa döndüler. Sonra Athena, Hektor’un kardeşi Deiphobus kılığına girerek ona Akhilleus’la karşılaşma cesaretini verdi. “Gel birlikte karşı koyalım, püskürtelim onu” dedi. Soylu Troyalıların lideri, parlak tolgalı Hektor da ona inandı. Akhilleus’un karşısına dikilerek şöyle haykırdı: “Artık kaçmam senden Peleus oğlu deminki gibi. Tanrısal Priamos’un şehrini dolandım üç kere, durup saldırışını beklemeye yüreğim varmadı, ama şimdi buyuruyor sana karşı koymayı ya sen benim elime geçersin, ya geçerim ben senin eline. Haydi, Tanrıları tanık tutalım anlaşmalarımıza. Olamaz onlardan iyi tanık, iyi bekçi. Zeus bana zaferi verir de alırsam canını, dile gelmez saygısızlık göstermem sana. Ünlü silahlarını soyar, ölünü geri veririm Akhalara. Sen de Akhilleus yap benim gibi.”  Ayağı tez Akhilleus yan yan baktı. Dedi ki: Hektor, düşmanım, antlaşmadan söz açma bana, böyle şey olamaz insanla aslan arasında. Nasıl uyuşmazsa kurtla kuzunun gönlü, durmadan kin beslerler birbirlerine, bizim de dostluk yapmamız akla sığmaz.” (İlyada XXll 250–265) Böyle söyleyip mızrağını fırlattı, mızrak hedefini şaştı. Athena mızrağı tekrar geri getirdi. Sonra Hektor isabetli bir atış yaparak Akhilleus’un kalkanını tam ortadan vurdu. Mızrak kalkanı delemedi. Hemen arkasını dönüp kardeşini aradı., onun mızrağını almak için. Kardeşini orada göremeyince Athena’nın kendisini kandırdığını anladı. Kaçacak bir yer yoktu. Kılıcını çekip Akhilleus’a saldırdı. Daha ona yaklaşamadan Akhilleus onu mızrağıyla boynundan vurdu. Yere yuvarlanan Hektor son nefesinde, vücudunu ailesine geri vermesi için Akhilleus’a yalvardı. Demir yürekli Akhilleus’un öfkesi pek dineceğe benzemiyordu. Ona yan yan bakarak şöyle dedi: “Dizlerime sarılma köpek, yalvarma bana anan baban adına. Gönlüm yüreğim kışkırtıyor beni, diyor şunun etini parçala, çiğ çiğ ye, senin bana bu yaptıklarından sonra, kimse uzaklaştıramaz başından köpekleri. Getirseler bana kurtulmalığın on katını, tartsalar şurada daha çok veririz deseler, Dardanos’un oğlu altın kosa teraziye senin ağırlığınca, döşeğine yatırıp ağlayamayacak seni doğuran, köpekler kuşlar yiyecek bütün bedenini.” (İlyada XXll 345–355) Böyle söyleyip zırhı ölüden soydu. Akhalar da teker teker ölünün yanından geçip boyuna posuna güzelliğine hayran kaldılar. Ama bir tekme vurmadan da gitmiyorlardı ölüye. Akhilleus ise, daha kötü şeyler yapmayı planlıyordu. İki ayağını topukla bilek arasından deldi. Kayışlar geçirdi deliklerden. Bağladı arabaya, başı bıraktı yerde sürüklensin diye. Sonra atladı arabaya ünlü silahlarıyla. Kamçıladı atları. Ölüyü surların önünde defalarca sürükledi, azgın öfkesi dinene kadar. Sonra, aldı, götürdü gemilerin yanına. Patroklos’un intikamı alınmış ama ölüsü hala yakılmamıştı. Hemen odunlar kesilip büyük bir yığın yapıldı. Yığınların üstüne de Patroklos’un ölüsü yerleştirildi. Kurbanlar kesilip ölünün etrafına dizildi. Birçok Akhalarla birlikte Akhilleus da saçından bir tutam kesip ölünün üzerine attı. Son olarak Akhilleus, 12 Troyalı çocuğu kargısıyla öldürüp yığına kattı. Öldürmeye bir türlü doymuyordu. Sonra yığını ateşe vererek ağlaya ağlaya ağıta başladı. “Verdiğim bütün sözleri getireceğim şimdi yerine. Ulucanlı Troyalıların on iki soylu oğlunu, yutacak alevler seninle birlikte, Priamos oğlu Hektor’a gelince, ateşe yedirmem onu, yedireceğim köpeklere.” (İlyada XXlll 18–184) Ama köpekler sokulamıyordu Hektor’un cesedine. Aphrodite ölünün başında nöbet tutuyordu. Hektor’un ölüsüne yapılan bu saygısızlıklar Hera, Athena ve Poseidon hariç bütün ölümsüzleri tiksindirmişti. Özellikle baba tanrı Zeus bu saygısızlığa çok kızmıştı. Zeus, Priamos’u cesaretlendirerek onun Akhilleus’un kampına gitmesini sağladı. Zengin kurtulmalıklarla kampa gelen Priamos, oğlunun cesedini vermesi için Akhilleus’a yalvardı.
Akhilleus karşısında yalvaran yaşlı adamı görünce kendi babasını hatırlayıp insafa geldi ve hediyeleri kabul ederek, ölüyü babasına verdi. Ayrıca, ölü yakma merasimi için de 9 gün boyunca Akhaları savaştan uzak tutacağınadair söz verdi. Troyalılar, 9 gün boyunca, Hektor’un ölüsü etrafında yas tutup, ağıtlar yaktılar. Onuncu gün şafak vakti, ölü odun yığınlarının üzerine konulup yakıldı. Daha sonra, kemikler ve küller altın bir kupaya gömülüp, üzeri kocaman işlenmiş taşlarla örüldü. Mezarın üstü toprakla örtülerek büyük bir tümülüs oluşturuldu. Hektor’un cenazesi için kararlaştırılan süre dolduktan sonra, savaş tekrar başladı. Etiyopya Prensi Memnon, büyük bir orduyla gelip Troyalılara yardım etti. Bu yeni taze güçle saldıran Troyalılar, Akhaları çok güç durumda bıraktılar. Birçok Akhalı savaşçı öldü. Sonunda Akhilleus, Memnon’u öldürdü. Durum tekrar Troyalıların aleyhine dönmüştü. Akhilleus yine coşmuştu. Ama onun belki de son kükreyişi olacaktı. Bütün Troyalıları önüne katmış surlara doğru kovalıyordu. Surlara yaklaştığı bir sırada, orada, çalıların arasına gizlenmiş duran Paris’in attığı zehirli bir okla topuğundan vurularak öldü. Topuğu onun en zayıf yeri idi. Annesi deniz perisi Thetis, onu “yaralanmaz” yapmak için topuğundan tutup Styx Irmağının sularına batırmıştı. Ancak topuğun elle tutulan kısmı kutsal suyla ıslanmadığı için zayıf kalmış ve Paris, onu bu en zayıf noktasından vurmuştu. Ajax, Akhilleus’un ölüsünü savaş meydanından taşıdı. Ölü yakma töreninden sonra külleri Patroklos’un küllerinin konulduğu kaba konularak beraberce gömüldü. Akhilleus’un ölümünden sonra, onun Hephaistos usta tarafından yapılmış olan muhteşem zırhı kumandanlar arasında yeni bir huzursuzluğa yol açtı. Zırh acaba Akhilleus’un ölüsünü savaş alanı dışına taşıyan Ajax’ın mı olmalıydı? Yoksa Odysseus’a mı verilmeliydi? Kumandanlar arasında yapılan gizli bir oylama sonunda zırha sahip olma hakkı Odysseus’a verildi. Ajax da, kendini aşağılanmış görüp, kılıcının üstüne atlayarak intihar etti. Bu iki kahramanın kısa zamanda arka arkaya ölmeleri Akhaların cesaretlerini kırdı. Zafer, çok uzak görünüyordu, ama vazgeçmeye de hiç niyetleri yoktu. Akhilleus’un genç oğlu Neoptolemus, Paris’i öldürdü. Ama onun ölümü Troyalılar için pek de büyük bir kayıp değildi. Zaten bütün bu belaları Troyalıların başına hep o açmamış mıydı? Bir keresinde ağabeyi Hektor onu şöyle azarlamıştı:
”Seni alçak, seni parlak oğlan, seni çapkın,
Seni ırz düşmanı seni.
Hiç doğmaz olaydın keşke,
Ya da kalaydın ölümüne dek evlenmeden.
Çok isterdim bunun böyle olmasını
Hem çok da iyi olurdu hani
Ne baş belası kesilirdin o zaman
Ne de yüz karası olurdun başkalarına
Nasıl kaçırdın ta uzak ülkelerden
Kargı salan erlerin gelini, güzel yüzlü kadını
Baş belası yaptın onu babana, halkımıza, ilimize”
İlyada III.39_50

Paris’in ölümünden sonra da Troyalılar güçlerini korudular. Şehir surları dokunulmamış bir şekilde ayaktaydılar. Savaş genellikle surlardan uzakta ovada cereyan ettiği için ciddi bir tehditle karşılaşmamışlardı. Bu, sonu olmayan savaşa bir son verebilmek için orduyu şehrin içine alıp, Troyalıları bir baskınla yok etmekten başka çare yoktu. Bunu nasıl yapacaklardı? Akhaların en akıllısı kurnaz Odysseus, bir tahta at yapma fikriyle ortaya çıktı. Büyük ve içi boş bir at olacak ve içine belirli sayıda asker alabilecekti. Odysseus ve diğer bazı seçkin komutanlar atın içine gizlenirken, diğerleri denize açılıp Tenedos (Bozcaada)’nın arkasına, Troyalıların onları göremeyecekleri bir şekilde gizleneceklerdi. Eğer işleri ters giderse, Yunanistan’a geri dönecekler. Tabi bu arada atın içindekiler ölümüne terk edilecekti. Ama her şey Odysseus’un planladığı gibi giderse, Troya’ya geri dönüp, şehrin içine girmek için verilecek işareti bekleyeceklerdi. Planın yürümesi için geride bir Akhalı asker bırakacaklardı. Bu askerin görevi; tahta atın şehrin içine alınmasını sağlamak için, Troyalıların ikna edilmesiydi. Her şey Odysseus’un planladığı gibi gitti. Bir sabah, Troyalılar büyük bir şaşkınlıkla uyandılar. Her yer çok sakindi. Gürültülü Akha kampı, tamamen boştu ve gemilerde gitmişlerdi. Batı kapısı önünde de daha önce hiç görülmemiş büyüklükte ve biçimde tahtadan bir at duruyordu. Öyle görünüyordu ki, Akhalar bu işten vazgeçmişler, mağlubiyeti kabul edip Yunanistan’a geri dönmüşlerdi. Ancak bu kocaman tahta at da neyin nesiydi? Troyalılar, bu soruları kendi kendilerine sorarken, Akhaların geride bıraktıkları Sinon isimli asker ortaya çıktı. Troyalılar Sinon’u yakalayıp kral Priamos’a götürdüler. İyi bir aktör olan Sinon, ağlıyor, sızlıyor ve Yunanlılardan nefret ettiğini söylüyordu. Bunun sebebini ise şöyle açıklıyordu:”Akhalar, Troya’ya yelken açmalarını engelleyen kuzey rüzgârını durdurmak için kral Agamemnon’un kızı Iphiginia’yı kurban ettiler. Geriye dönüşleri için ise ben talihsiz kurban olarak seçildim. Tam yola çıkarlarken beni kurban edeceklerdi. Her şey hazırdı. Ama gece olunca karanlıktan yararlanarak bir bataklığa saklandım ve gemilerin uzaklaşmalarını seyrettim.” Sinon’un anlattığı bu hikâyeye herkes inandı. Çünkü o rolünü çok iyi oynuyordu. Hikayesinin ikinci ve asıl can alıcı kısmına şöyle devam etti.: ”Tahta at Tanrıça Athena’ya kutsal bir sunak olarak yapılmıştır. Böyle büyük yapılmasının sebebi Troyalıların onu dar şehir kapılarından şehrin içine almalarını engellemek içindir. Akhaların beklentisi Troyalıların bu atı yakıp yıkmalarıdır. Böylece tanrıça Athena’nın öfkesini Troya üzerine çekmiş olacaklardır. Ama Troyalılar atı şehrin içine alıp onu korurlarsa tanrıçanın lûtfu Troyalılara yönelecektir.” Akıllıca düzenlenmiş bu hikâyeye Troyalı rahip Laokoon ve Hektor’un kız kardeşi Kassandra dışında herkes inandı. Rahip Laokoon, ”hediye veren Yunanlılardan sakının” diyerek Troyalıları uyardı. Atın hemen yakılmasını söyledi. Hiç kimse ona inanmadı. Laokoon’un Troyalıları ikna etmesinden korkan Poseidon denizden iki tane korkunç yılan göndererek, Laokoon ile iki oğlunun öldürttü. Bir bilici olan Kassandra da, bunun bir hile olduğunu söylediyse de ona kimse inanmadı. Apollon, Kassandra’ya âşık olmuş bu yüzden ona geleceği görme yeteneği vermişti. Kassandra Apollon’un aşkını kabul etmemiş, o da Kassandra’ya verdiği bu yeteneğin yarısı geri almıştı. Yani Kassandra geleceği görmeye devam edecek ama ona kimse inanmayacaktı. Troyalalır, hiç tereddüt etmeden, atı şehrin içine sürüklediler. On yıl süren korkunç savaş bitmiş, nihayet özlenen barış gerçekleşmişti. Troyalılar, bunu eğlenceler düzenleyip şölenlerle kutladılar. Gece yarısı herkesin derin uykuda olduğu bir sırada Odysseus ve arkadaşları teker teker nöbetçileri öldürdüler ve kapıları ardına kadar açtılar. Zaten Akha ordusu, şehrin surlarına çok yaklaşmıştı. Açık kapılardan sessizce şehrin içine sızarak her tarafta yangılar çıkarttılar. Yangınları söndürmek için dışarıya çıkan Troyalılar ne olduğunu anlayamadan kılıçtan geçirildiler. Bu yapılan savaş değil kasaplıktı. Şehrin bazı bölümlerinde Troyalılar küçük gruplar oluşturup düşmana karşı koydular. Tek amaçları ölmeden önce mümkün olduğu kadar çok Akhalı öldürmekti. Bazıları öldürdükleri Akhalıların giysilerini giyip düşmana yaklaşıyorlardı. Bu yolla birçok Akhalı asker öldü. Başlangıçta çok fazla Troyalı uykuda katledildiği için bu savaş adil değildi. Artık sona yaklaşılmıştı. Akhilleus’un oğlu Neoptolemus, yaşlı Priamos’u karısı ve kızlarının gözü önünde öldürdü. Daha sabah olmadan Aeneas hariç, bütün Troyalı liderler öldürülmüştü. Annesi Aphrodit’in de yardımıyla Aeneas, Babası Ankhises ve oğlu Ascanius’u da alıp Troya’dan kaçmayı başardı. Uzun maceralardan sonra İtalya’ya ulaştı. Orada güçlü bir Etrüsk kralının kızı ile evlenerek yeni bir şehir kurdu. Roma’nın gerçek kurucuları olan Romus ve Romulus kardeşler bu şehirden ve Aeneas’ın soyundan geldikleri için, Aeneas her zaman Roma’nın gerçek kurucusu olarak kabul edilmiştir. Troya’nın baştanbaşa yakıldığı o korkunç gece, Aphrodite, güzel Helen’e de yardım etti. Paris’in ölümünden sonra töreye göre Paris’in kardeşi Deiphobos’la evlenmiş olan Helen Aphrodit’in de yardımıyla eski kocası Menelaos’a gitti. Menelaos, onu memnuniyetle kabul etti. Ertesi gün, hep beraber Yunanistan’a geri döndüler. Onlar, Yunanistan’a yelken açarken, Asya’nın en mağrur kentinden geriye bıraktıkları şey, sadece için için yanmakta olan bir harabe idi.

                İLYADA MİTOLOJİSİNİN BELLİ BAŞLI KARAKTERLERİ:

HOMEROS
Homeros Antik Anadolu’da’da yaşamış İyonyalı ozan. Batı Edebiyatı’nın ilk büyük eserleri sayılan İlyada ve Odysseia Destanları’nın yaratıcısı veya derleyicisi olduğu kabul edilir. Yaşamı hakkında çok az bilgi vardır.
Kendisinden çok sonraları gelen Klasik Çağ yazarlarınca Truva Savaşı sırasında (Milattan Önce 12. yy) yaşadığı rivayet olunmuşsa da, destanlarında  kullandığı dilden hareketle, günümüz araştırmacılarınca Milattan Önce 8. veya 9. yüzyıllarda, Batı Anadolu’da büyük ihtimalle Smyrna’da (bu günkü adıyla İzmir) yaşadığı ifade edilir. Ancak gerçekte Homeros isimli bir şair yaşadıysa bile bu destanları yaratan veya derleyen tek bir ozan olmadığını düşünen araştırmacılar da vardır. Hayatıyla ilgili bir başka rivayet ise kör olduğudur. Fakat destanlarındaki betimlemelerin canlılığından, destanlarını yazdığında kör bile olsa bir zamanlar gözlerinin gördüğü anlaşılır.
Yazdığı destanlar Klasik Çağ Yunan Edebiyatı’nı ve Mitoloji’sini derinden etkilemiş ve bunların aracılığıyla da bütün batı edebiyatına etki etmiştir. İrlandalı yazar James Joyce’un Ulysses’i, İngiliz yazar Shakspeare’in Troilus ve Cressida’sı, Romalı şair Virgillius’un Aeneas’ı Homeros’un destanlarından derin izler taşıyan eserlerdendirler. Homeros ve eserleri İlyada ve Odysseia hakkında Azra ERHAT’ın İlyada’ya yazdığı önsöz çok önemlidir. Bu geniş önsözde Homeros, eserleri ve içinde bulunulan ortam etraflı bir şekilde sürükleyici bir dille anlatılmaktadır.

Acı üstüne acıyı Akhalara o kahreden öfke getirdi,
Ulu canlarını Hades’e attı nice yiğitlerin,
Gövdelerini yem yaptı kurda kuşa.
Buyruğu yerine geliyordu Zeus’un,
İlk açıldığı günden beri araları,
Erlerin başbuğu Atreusoğlu’yla Tanrısal Akhilleus’un.

Onları birbirine düşüren hangi tanrı?
Apollon, Leto ile Zeus’un oğlu.
Atreusoğlu Tanrının Duacısı Khryses’i saymadı diye,
İnsanlar Kırılıp gidiyordu birbiri ardı sıra.
Khryses, kurtarmak için Akhaların elinden kızını,
Bir yığın kurtulmalıkla gelmişti tez giden gemilerine,
Elinde okçu tanrı Apollon’un şeritleri sarılı altın değneği,
Bir bir yalvarıyor tekmil Akhalara,
Daha çok, orduları dizen Atreusoğlu’na yakarıyordu,
Güzel dizlikli Akhalar, Atreusoğulları,
Olympos’taki yüce tanrılardan dilerim,
Priamos’un ilini yerle bir edesiniz.
Sonra sağ salim dönesiniz evinize.
Alın bu kurtulmalıkları, verin kızımı bana,
Korkun Zeus’un oğlu Apollon’dan, sayın onu.

Tekmil Akhalar bağrıştı bir ağızdan:
Alınsın değerli kurtulmalıklar, duacıya saygı gerek.
Ama Atreusoğlu Agamemnon’un gönlünce değildi bu,
Tersleyip kovdu mu onu, şöyle buyurdu:
“Bir daha seni görmeyim ihtiyar,
Şu koca karınlı gemilerin yanında …”

Kronos ile Rhea’nın evliliklerinden Hestia, Demeter, Hera adlarında üç kızla, Hades, Poseidon, Zeus adlı üç erkek çocuk dünyaya geldi. Babasına yaptıklarını unutmayan Kronos kendisinin de oğullarından aynı karşılığı göreceğinden korkuyordu bu yüzden Karısının her yeni doğurduğu çocuğu yutup, karnında saklıyordu. Rhea yalnız “Zeus”u onun elinden kurtarabildi. Tanrıça gecenin karanlığından faydalanarak çabucak koşup Girit adasında “İda” dağının tepesine çıktı. Çocuğunu da beraber götürmüştü. Gaia çocuğu aldı ve onu bir mağaranın dibine sakladı. Rhea bir kocaman taşı kundak bezlerine sarıp Kronos’a verdi. Kronos bu taşı da hemen yuttu, oğlunun dünyada yaşadığını bilmiyordu. Ve ilerleyen zaman içinde oğlu büyüyüp yenilmek nedir bilmeyecek, sıkıntı nedir duymayacak, gücü ve kuvveti ile babasını kendisine boyun eğdirecek, onun bütün imtiyazlarını, şan ve şerefini elinden alacak, onun yerine bütün ölmezlerin başı olacaktı. Gerçekten Zeus, ormanların sık dalları arasında büyüdü; keçi sütünü emdi; bağırmalarını babası duymasın diye Kuretoslar da onun başında kalkanlarını çarparak gürültüler çıkardılar. Olgunluk çağına gelince Zeus saklandığı mağaradan çıktı. Kronos’u yuttuğu tanrıları ve taşı çıkarmaya zorladı. Sonra onu gökten kovup dünyanın ta dibine, yerin ve denizin alt tabakasının daha da altına attı.

ZEUS

“ZEUS: Tanrıların tanrısı. Kronos ile Rhea’nın oğlu; Poseidon, Hades, Hestia, Demeter ve Hera’nın kardeşi, Hera’nın kocası. Kardeşleriyle yeri, yeraltını, denizleri, göğü paylaşan Zeus Tesalya’da Olympos Dağı’nın doruğunda yaşamaktadır. Her şeyi düzenleyen, yöneten, iyilik ve kötülük dağıtan, tüm ölümsüz ve ölümlülere egemen olan en güçlü tanrıdır. Gökle ilgili doğal güçler de onun egemenlği altındadır. Zeus hakka dayanan insanca bir düzenin kurucusu ve koruyucusu sayılır. Troia Savaşı’nı İda Dağı’nın doruğundan izler, yönetir. Kimi zaman Akhalar’ın kimi zaman Troialılar’ın yanındadır, kimi kez de güçsüzdür, kadere karşı gelemez.”

HERA

Yunan mitolojisinde Zeus’un eşi ve ablası olan tanrıçadır. Babası Titanlardan Kronos, annesi Rheiadır. Olympos tanrıları arasında kraliçe vasfına sahiptir ve Evlilik Kraliçesi olarak anılır. Eski inanca göre doğum sırasında kadınların ve evliliklerin koruyucusudur. Mitolojide en güçlü, en cesur ve ikinci en güzel tanrıça olarak nitelendirilir. Hatta Hera Afrodit’ten sonra en güzel tanrıça olduğunu bildiği halde kendisine âşık olan erkekleri hep reddetmiş, kendisini hep Zeus’a sunmuştur. Simgeleri nar, zambak, inek ve en önemlisi tavus kuşudur. Çok kıskanç bir tanrıçadır, Zeus’la ilişkisi olduğunu bildiği Kallisto’u ayı, İo’yu bir ineğe çevirmiştir. Zeus Hera’yı aldattığı için Hera tarafından defalarca cezalandırılır. Ama Zeus’u etkilemediği aşikârdır. Zeus baştanrı ve Hera baştanrıça olarak bilinir. Bazı kaynaklara göre de Hera, Zeus’la evlenmiş ve tüm koşullara karşın Zeus’la iyi geçinerek ve zorluklarla baş ederek dünyaya evliliğin kutsallığını göstermiştir. Hera çok yönlü bir tanrıçadır. Baharla ilişkilendirilir. Aynı zamanda Zeus’u kutsal evliliğe ikna etmiştir. Bu yüzden çetin ceviz olarak da bahsedilir. Ayrıca önemli bir bilgiye göre Heusha adında bir çocukları vardır. Zeus Hera’yı aldatınca (Hera çok kıskanç olduğu için) Zeus’u cezalandırır ve onu boğaya çevirir. Ayrıca Hephaistos ve Ares Hera’nın çocuklarıdır.

POSEİDON
“Denizi simgeleyen, denizin mutlak hâkimi sayılan Olympos tanrısı, Zeus ve Hades’in kardeşi. Zaman zaman Zeus’a karşı çıkan, direnen Poseidon’u Homeros, Zeus’la çoğu kez eşdeğer tutar. Poseidon’un sarayının Tenedos (Bozcaada) ile Imbros (Gökçeada) arasında deniz dibinde bir mağarada olduğuna inanılır. Troya’nın surlarını yapmış olmasına karşın, Laomedon tarafından kandırıldığı için savaş süresince Akhalar’ın tarafını tutmuştur.”

HADES

Hades Yunan mitolojisinde ölülere hükmeden yeraltı tanrısıdır. Zeus’un kardeşidir. İnananlarının ölüm sayısını artırmak için delice uğraşan, açgözlü bir tanrıdır. Ziyaretçi bakımından zengindir, sonuçta her ölümlü oraya gider. Erynyes’ler onun değerli misafirleridir. Hades, kendisini ziyarete gelenlerin yeraltı dünyasını terk etmeleri konusunda oldukça isteksizdir. Kendisi de yeraltı dünyasından pek ayrılmaz zaten. Kelime anlamı olarak “Hades” görünmez manasına gelmektedir. Onu görünmez yapan bir miğferi vardır. Yeraltı zenginliklerinin sahibidir, yerden çıkan değerli metaller onu bolluk çokluk ve servet tanrısı yapmıştır. Acımasız ve hatta korkunçtur; ama sözünden dönmez ve birçok tanrının aksine kaprisli bir tanrı değildir. Mitolojik öykülerde adı çokça yer almamaktadır. Bilinen en önemli öyküsü karısı Persephone’yi kaçırması ile ilgili olandır. Ancak Hades’in en önemli sıfatı, ölümün tanrısıdır. (Ölüm de başlıbaşına bir tanrıdır: Thanatos) Hades aynı zamanda ölüler ülkesinin de adıdır. Hades ülkesi Tartaros ve Erabos olarak ikiye ayrılır. Zeus ve yandaşları, yendikleri bütün titan ve müttefiklerini dipsiz Tartaros’a atmışlardır. Ölen insanlar ise önce Erabos’a, oradan da Tartaros’a geçer. Ölüleri Erabus’tan Tartaros’a götüren kayıkçıya bu taşımanın bedeli olarak iki sikke altın verilir. Bu sebepten dolayı, Antik Yunan’da ölenlerin gözlerine iki altın para konulur. Enteresandır ki, Hades’in yeraltı ülkesine yaşayanlar da ölmeden geçebilmektedir. Ancak diyarın girişini üç kafalı şeytani bir köpek olan Cerberus korur. Herkes o köpeğin dehşetinden korkar ve kimse o kapıyı geçemez. Herkül bir macerasında bu köpekle yüzleşmeye gider. Hades her ne kadar birçok zenginliğe sahip olsa da ortalıklarda pek gezinmez, övünmez, konuşmaz, kendi yeraltı ülkesinde oturmayı tercih eder. Çünkü sahibi olduğu yeraltı ülkesi o kadar çirkin bir ülkedir ki, efendisi sürekli saklanır. Bir keresinde Poseidon, Hades’i utandırmak için üç başlı mızrağını yere saplar ve yeryüzü boydan boya yarılarak Hades’in çirkin yeraltı ülkesi meydana çıkar. Az utanıp sinirlenmemiştir Hades. Hades yeraltının, cehennemlerin tanrısıdır. Ayrıca “Hades” Ölüler Ülkesinin de adıdır. Hades görünmeyen anlamına gelir. Zaten Hades’in miğferi onu görünmez yapar. Zeus, yeryüzünün hâkimiyetini kardeşleri arasında paylaşırken Zeus’a gökyüzü, Poseidon’a denizler ve Hades’e yeraltı düşer. O artık ölüler ülkesi tanrısıdır, korkunç bir tanrıdır ancak kötü değildir. Yeraltının tüm hazineleri Hades’in olduğu için diğer adı Plüton’dur. Karısı, Demeter ve Zeus’un kızı Persephone’dir.

DEMETER

Demeter, Yunan mitolojisinde mevsimlerin ve anne sevgisinin tanrıçası. Homesros’un destanlarında, “güzel saçlı kraliçe” ya da “güzel örgülü Demeter” diye geçer. İnsanlara toprağı ekip biçmesini öğreten bu tanrıçadır. Ekinleri, özellikle de buğdayı simgeler. Hesiodos’a göre Kronos’la Rheia’nın kızı, ikinci tanrı kuşağındandır. Tanrılar tanrısı Zeus’un dördüncü evliliğini onunla yaptığı söylenir. Bu evlilikten de yeryüzü ecesi Persephone doğmuştur. Demeter, heykellerinde baygın bakışlı, sarı saçları omzuna dökülen, güzel bir kadın olarak gösterilirdi. Sağ elinde bir buğday başağı, sol elinde de yanan bir meşale tutardı. Roma mitolojisinde ona Ceres denilirdi. Efsaneye göre, Demeter’in bakireliyle övünmesine kızan Hera, Poseidon’un aklına Demeter ile birlikte olma fikrini sokar. Demeter yanına gelen tanrı görünce bir kısrağa dönüşüp kaçmaya çalışır, ama Poseidon da bir aygıra dönüşüp onu yakalar ve birlikte olurlar. Bu birleşmeden Persephone doğar. Bir gün Persephone arkadaşları ile tarlada çiçek toplarken çayır birden ikiye yarılır ve yeraltı tanrısı Hades, yeryüzüne çıkar. Âşık olduğu Persephone’u yeraltına kaçırır ve ona orada nar yedirir. İnanışa göre ölüler ülkesinde bir şey yiyen bir daha oradan çıkamaz. Demeter kızını aramak için yollara düşer ancak onu hiç bir yerde bulamaz. Üzüntüsü öyle büyük olur ki hayata küser. Sonunda her şeyi gö­ren ve bilen güneş tanrısı Helios ona kızının yeraltına kaçırıldığını söyler. Bunun üzerine Deme­ter Olympos’tan kaçar, yüreği sızlayarak ıs­sız bir yere çekilir. Onun küsmesiyle topra­ğın bereketi kalmaz, insanlar kıtlık tehlike­sine uğrarlar. Zeus onu barıştırma­ya çalışır, Hades’ten kızı geri vermesine.. Ancak Tanrı kadın yalvarmalara kulak vermez. Bütün yalvarmalarının boşa gittiğini gören Zeus, en sonunda Persephone’nin yılın üç­te ikisini yani çiçek açma ve meyve zamanı­nı, anası Demeter’in, geri kalan üçte birini, yani kışı da kocası Hades’in yanında geçir­mesini kararlaştırır. Böylelikle toprağa ye­niden bereket gelir. Persephone her yeryüzüne çıktığında, Demeter, yeryüzüne baharı getirir..

HESTİA

Rhea ile Kronos’un kızı olan Hestia, Zeus’un en büyük kız kardeşidir. Olimpus’taki tanrıların en kibarı olarak bilinen Hestia, aile tanrıçasıdır, bu yüzden de günlük ev hayatında önemli bir yere sahiptir. Hiçbir mitolojik anlatımda yer almadığı gibi, Antik Yunan’da ona adanan tapınakları da olmamıştır. Ama Olimpus’ta yanan kutsal ateş ve dünyadaki yanan her ocak onun kutsal mekânı sayılır. Hestia aynı zamanda “metropolis”i simgelerdi. Bu nedendir ki kolonilerde kurulan yeni şehirlere metropoliste yanan ateşten getirilir, böylece metropolisin bir parçası koloni şehirlerinde yanmaya devam eder. Roma mitolojisinde Hestia’ya Vesta denirdi, forumda ona adanmış bir tapınak bulunurdu.

ATHENA

“Zeus ile Metis’in kızı. Güç ve akıl simgesi, devlet düzenini korumakla görevli tanrıça. Athena İlyada’da taraf tutan bir savaş tanrıçası olarak çıkar karşımıza. Akhalar’dan yanadır. Akhilleus, Diomedes, Odysseus ve Menelaos’u her fırsatta korur. Troialılar’a da tuzaklar kurar. Bu erdem tanrıçası hiç halktan yana görünmez İlyada’da, hep hırs ve tutkularının etkisi altındadır. Akhilleus ve Hektor arasındaki boğuşmada ölüm kurasını çekecek olan Zeus’u etkileyerek Hektor’un ölümüne neden olur.”

APHRODİTE

“Aşk ve güzellik tanrıçası. Zeus ve Diana’nın kızı. Sevgiyi, sevişmeyi simgeleyen bu tanrıça hep gülümser, işveli, cilveli ve gönül alıcıdır. Üç güzeller yarışmasında kendini seçen Paris’e (dolayısıyla da Troya’ya) uğursuzluk ve bela getirmiştir bir bakıma; ama gene de Troialılar’ı tutar. Çoğu kez Apollon’la birlikte Troialılar’a yardıma çabalar, Zeus ve Hera ile çatışma pahasına… Hephaistos’la evlidir ama kocasını hep aldatır. Ares, Dionysos, Hermes, Poseidon ile olan ilişkisinden doğan çocukları kimi zaman ona yardımcı olur, kimi zaman da karşı koyar…”

ARTEMİS

Kardeşinden bir gün önce doğup Apollon’un doğumu sırasında annesine yardım etmiştir. Annesinin çektiği acıyı gören Artemis evlenmemeye ve bakire kalmaya yemin etmiştir. Delos adasında doğmuştur. Apollon güneşi, Artemis ise ayı temsil eder; Apollon’a “Phoebos” (=parlak, ışıklı) denildiği gibi, Artemis’e de “Phoebe” denilirdi. İkisi de yayla silahlanmıştır, oklar atarlar: oklar güneş ve ay ışınlarının sembolüdür. Artemis, güzel, endamlı, ciddi yüzlü, tanrısal bir bakiredir. Saf ışık tanrıçası olarak afifliği sembolleştirir; kültünün kanunu olarak afifliğe, -erkek, kadın- duacıları riayet zorundaydı. Ona tapınan ve onun gibi dünya iptilasından uzak, dağlar, ormanlar arasında yaşayan Hippolyt, afiflik yüzünden helak olduğu zaman Artemis ona yüksek şerefler müjdeleyerek teselli vermiştir. Sonraları Artemis adına türlü kültlere sapılmıştır. Bunlardan biri, Efes’te Artemis’e, bütün tabiatı dölleştiren ve göğsü sayısız memelerle örtülü bir tanrıça gibi düşünülerek tapınılmasından doğan kült idi. Artemis ve avcıları bakirelik yemini etmiştir Artemis de bütün avcıları 13–15 yaşlar arasında ölümsüz olarak sabitlemiştir. Satirler Artemis ve avcıların hayranıdırlar. Çünkü Artemis hayvanları ve doğayı çok sevmektedir. Fakat hiçbir erkek veya satir asla Artemis ve avcılarına yaklaşamamaktadır. Artemis kendine yaklaşan erkekleri ya bir çeşit geyiğe yada tavşana çevirerek onları cezalandırmıştır. Artemis yunan ev ve orman tanrıçasıdır. Bunun yanında Artemis bakireliğini bir erkeğe verip gebe kalan kadınları okuyla öldürmüştür.

APOLLON

“Zeus ve Leton’un oğlu, Artemis’in ikiz kardeşi. Apollon hem dert verir hem de şifa! Bu nedenle birçok yerde Aleksikakos (kötülükleri uzaklaştırıcı) sıfatıyla tanınır. Aydın, durgun, ölçülü gücü simgeler. Doğayı görme, varlığı akılla algılama ve akıl yetisine dayanan yöntemlerle biçimlendirme yeteneğine sahiptir. Apollon’un esinlendiği öngörme yetisiyle insanlar bilici (falcı/kâhin) olur. Boğazlardan başlayarak tüm Ege ve Akdeniz kıyıları Apollon’un bilicilik merkezleriyle bezenmiştir. İlyada’da adı çoğu kez usta okçu, gümüş yaylı anlamına gelen Phoibos Apollon olarak geçen tanrı, savaşta Troialılar’ı tutar; Akhalar’ın saygısızlıklarını, gönderdiği veba salgınıyla cezalandırır… Troya’nın surlarını yapan, Hektor’a yol gösterip yüreklendiren; kendisi gibi Lykialı olan Sarpedon’un ölüsünü yurduna götüren de odur.”

HERAKLES

“Zeus ile Alkemene’nin oğlu. Herakles insanın doğaya karşı yenilmez saldırma ve dayanma gücünü simgeler. Yaptığı işler hep iyiye yöneliktir, doğanın insanların başına saldığı afet ve musibetleri yok eder. Kötüleri, sözünde durmayanları cezalandırır, insanın başına gelen afet ve belaları alt eder. Oysa kahraman olmayı kendi seçmemiştir. Tanrı vergisi gücüyle övünmez, tersine onu dizgine vuramadığı, istemeyerek suç işlediği, dengesiz davrandığı için çılgına döner. Troya’da Laomedon’un kızı Hesione’yi deniz canavarından kurtarıp da ödülünü alamayınca ikiyüzlü, Laomedon’u ve oğullarını öldürerek öcünü alır. Bu öyküde Herakles duygularının esiridir, gücünü kötüye kullanıp istemeyerek de olsa suç işlemiştir.”

DARDANOS

“DARDANOS: Zeus ve Elektra’nın oğlu. Arkadia Kıralı, Troialılar’ın, dolayısıyla da Romalıların atası. Arkadia’dan Anadolu kıyılarına göç eden Dardanos, adını taşıyan bir kent kurar (günümüzde Çanakkale-Troia arasında bir höyük). Bölgeye de Dardania adı verilir. Efsanelerin birinde ünlü kutsal Pallas Athena heykelinin aslında Dardanos’a ait olduğu, torunu olan Tros’un onu Troya’ya götürdüğü anlatılır. Dardanialılar, Troia savaşlarında akrabaları Troialılar’a yardım ederler.”

PELEUS

Peleus yunanlıların en dürüstü, en dindarı olarak bilinen Aiakos’un oğludur. Aiakos Zeus ile su perisi Aigina’nın oğluydu. Peleus ayrıca Telamon’un kardeşidir. Kalydon Avı sırasında istemeyerek kaynatası Eurytion’u öldürür. Bu suçtan kendini arındırmak için İolkos’ta kral Akastos’un sarayına sığınır. Akastos’un karısı geldiğinde ise orada kralın karısıyla başı derde girer ve karısı Peleus’a tutulur, onu baştan çıkarmaya çalışır. Başaramayınca da Peleus’u namusuna göz dikmekle suçlar. Akastos konuk yasalarını çiğnememek için Peleus’u kendisi öldürmek istemez. Bir gece av yorgunluğuyla uykuya dalmış olan Peleus’u hayvanlara yem olsun diye silahlarını alarak yalnız bırakır. Kheiron Peleus’u kurtarır. Peleus öfkeyle gidip Akastos’la karısını öldürür. Daha sonra birgün Peleus’un karısı ölünce tanrılar eş olarak ona Thetis’i seçerler. Thetis kılıktan kılığa girerek kendisini sürekli Peleus’tan sakladı ve onunla evlenmek istemedi.  Yarı at yarı insan bir yaratık olan Kheiron, Peleus’un yakın arkadaşıydı ve Kheiron’un yardımıyla Thetis’in hakkından geldi ve Thetis’i evlenmeye razı ettiler. Kheiron düğünde çok sevdiği ve hep kolladığı Peleus’a hedefini hiç şaşmaz, özel yapım bir kargı da hediye etti. Akhilleus Truva’ya savaşa gittiğinde Peleus Phthia’daki sarayında onu sabırla yıllarca bekledi.

THETİS

Thetis, tüm zamanların en iyi savaşçısı olan Akhilleus’un annesi, Phtya kralı Peleus’un karısıdır. Suyun tanrıçası olarak bilinir. İlyada da ‘gümüş ayaklı’ olarak adlandırılır. Çok güzel bir tanrıça olan Thetis ile Zeus da Poseidon da birlikte olmak istemişler. Önce aynı zamanda kâhin olan Themis adlı titan’dan gelecek ile ilgili bir yorum istemişler. Themis te Thetis’in doğacak çocuğu babasından çok daha üstün olacak diye bildirmiş, bunun üzerine onunla evlenmek istemeyen tanrılar, onu hemen bir ölümlü olan kral Peleus ile evlendirmişler. Onların düğününe tüm tanrılar katılmış. Zeus ile Hera’nın şiddetli bir şekilde kavga ettiği bir gün araya Hepheistos girerek annesi Hera’yı korumak istemiş. Buna kızan Zeus’un onu tutup Olympos’tan aşağı atmış. Hephaistos ta yuvarlanarak Limni adası yakınlarına düşmüş, başka bir mite göre de, Hera, Hephaistos’u tek başına doğurmuş, çirkinliğini de görünce onu atmış. İki mitin sonunda da tanrıça Thetis onu bulup bakmış. Thetis’in farklı bir mitine de, Ganymedes adlı Truvalı genç erkekle yakınlaşan Zeus’a kızan Athena, Poseidon, Hera ve Apollon Zeus’u bağlayıp onun tahtına Poseidon’u geçirirler. Thetis ise Zeus’u kurtarmak için yüz kollu devlerden birini çağırır ve onu kurtarır. İlyada’da Troya savaşında Yunanlıların tarafını tutmuştur. Oğlunun Truva savaşına gitmekten alı koymak için önce ona geleceğini söylemiş, Truva savaşına giderse dönemeyecek ama büyük bir ün kazanacağını, burada savaşa gitmezse ailesiyle birlikte mutlu olarak uzun yıllar yaşayacağını ona bildirmiş. Savaşta Akhilleus, Agamemnon tarafından aşağılanınca, annesine yakarır, annesi de Zeus yalvararak, Akhilleus savaşa dönene kadar, Troya’nın düşmeyeceği sözünü alır. Akhilleus’un silahlarını ve zırhını taşıyan arkadaşı Patroklos öldürülünce, Akhilleus’un ünlü silahları ve zırhı Patroklos’u öldüren Hektor tarafından alı konulur. Bunun üzerine Thetis, topal Hephaistos’tan yeni bir zırh ve silah istemiştir. Bu yeni zırhla Akhilleus Hektor’u öldürmüştür.

GANYMEDES

Baştanrı Zeus sadece kadınların güzelliğine değil güzel olan her şeye hayrandı, hatta delikanlılara bile gönlünü kolayca kaptırıyordu. Zeus bir gün Ganymedes adında çok güzel bir delikanlıyla karşılaştı. Öylesine güzel öylesine çekici bir gençti ki Zeus kendini bu delikanlının cazibesine kapılmaktan alıkoyamadı. Ve onu sonsuza dek yanında tutmak için beraberinde Olympos’a götürmeye karar verdi. Bir gün Ganymedes İda dağlarının yamaçlarında sürüsünü otlatırken Zeus bir kartal şekline girerek Olympos’tan aşağıya indi ve Ganymedes’i omuzlarından yakaladığı gibi tanrılar dağına götürdü. Genç çobanı Ambrossia ile besleyip güzel yüzünü ve gençliğini sonsuza kadar muhafaza etmesini sağladı.

LAOMEDON

“LAOMEDON: Troia kralı. İlos’un oğlu, Priamos’un babası. Laomedon İlyada’da yer almaz ama, kentin geçmişinde dönek, korkak, ikiyüzlü bir kral olarak önemli bir yer tutar.”

PRİAMOS

“Troia kralı. Laomedon’un oğlu; Hektor, Paris ve elli kadar erkek çocuğunun babası. Gençliğinde Troia Kralı olarak Amazonlarla savaşan Frigyalılar’ın yanında yer almış olsa da, Troia savaşlarında çok yaşlı olduğu için etkin değildir. Erdem ve onuruyla savaşı yönlendirir, bilgeliğiyle de sorunları çözümler. Oğullarından birçoğunun savaş süresince öldürülüşünü acıyla izler. Bir baba olarak en güç görevi sevgili oğlu Hektor’un ölüsünü Akhilleus’tan ağlayarak istemesidir.”

HEKABE

“Troia Kralı Priamos’un eşi, on dokuz oğlunun anası. İlkçağ yazınında doğurgan ve bahtsız ana tipini canlandıran Hekabe, İlyada’da başlangıçta tatlı dilli, cömert ve dini bütün bir kadındır. Oğlu Hektor’un Akhilleus’la dövüşünü kentin batı kapısından haykırarak önlemeye çalışsa da başaramaz, oğlunun öldürülüşüyle yıkılır. Hektor’un ölüsü karşısında duygularını gizler, olağanüstü bir olgunlukla ağıtlar yakar… Troia yıkıldıktan sonra köle olarak satılan Hekabe, oğlu Polydoros ve kızı Palyksene’nin öçlerini bir kraliçe onur ve görkemiyle aldıktan sonra uluyarak ağlayan bir köpeğe dönüşür.”

HEKTOR

“Troia Prensi. Priamos’la Hekabe’nin en büyük oğlu, Troialılar’ın en ünlü savaşçısı. Hektor İlyada’da ordulara yön veren ve güven aşılayan bir kimlikle görülür. Karar verme sorumluluğu hep ona düşer. Durmadan eleştirilse bile herkesi dinlemek, yatıştırmak, avutmak, savaş ortaklarını hoş tutmak onun görevidir.

Hektor sorumsuz bir çapkının soyunun ve kentinin başına getirdiği belayı savmak için dövüşür, başaramayacağını bile bile… Yiğitliği Akhilleus’un bireyci, bencil, inatçı yiğitliğinden çok daha üstün, bilinçli ve insancadır! İlyada’da, Akhilleus’un öldürdüğü Hektor’a yakılan ağıtlar ve cenaze töreniyle kapanır.”

ANDROMAKHE

Thebe Campus bölgesinin prensesi Eetion’un kızı, Hektor’un karısı. Truva savaşı sırasında babası, kardeşleri ve kocası Akhilleus tarafından öldürülmüştü. Troya prensi Hektor’dan olan oğlu da Yunanlılar tarafından öldürülmüş, bahtsızlığını büsbütün artırmıştı. Troya’ya giren Yunanlılar, sağ kalanları da esir olarak götürdükleri zaman, bahtsız Andromakhe, Akhilleus’un oğlu, Neoptolemos’un hissesine düşmüştü. Neoptolemos’un ölümünden sonra Andromakhe Hektor’un kardeşi Helenosla evlenmiştir.

 

PARİS

Paris, Troia kralı Priamos’la Hekabe’nin küçük oğludur. Onu doğurmadan önce kraliçe rüyasında kötü olaylar görür: Kendi karnından çıkan azgın bir alev, bütün Troya’yı sararak yakmaktadır. Bilicilerin kötüye yorumladığı bu kâbus sonrasında doğan Paris, babası Priamos’un isteğiyle öldürülmek üzere İda Dağı’na götürülür. Ama kıyamaz sarı saçlı Paris’e bakıcısı… Onu İda’nın ıssız mağaralarından birine bırakır. Önceleri bir dişi ayı emzirir küçük Paris’i; daha sonra Çoban Agealos bulur onu ve kendi kulübesine götürür. İda’nın diğer çobanlarından daha yakışıklı olmasıyla ayrılan Paris’e sürülere çok iyi baktığı için, “Aleksandros (Koruyucu)” adını takar arkadaşları. Paris Helen ile !..

CASSANDRA

“Troia Kralı Priamos’la Hekabe’nin kızı. Bilicilik gücüne rağmen kadere karşı koyamayışın ve çaresizliğinin simgesi. Cassandra, Troya’nın sonunu getiren tüm olayları önceden görmüştür. Kentin yazgısını değiştirmek için kardeşi Paris’in daha bir bebek iken öldürülmesini istemiş, yıllar sonra bir yetişkin olarak kente döndüğünde bu isteğini yinelemiş. Helena’yı getirdiğinde ise bu kadının kente felaketler getireceğini söyleyerek geri gönderilmesini istemiştir. Efsaneler Apollon’un Cassandra’ya âşık olduğu için bilicilik gücünü verdiğini, ancak kandırılınca da gücü etkisiz kıldığını anlatır. Cassandra geleceği görecek ancak söylediğine hiç kimse inanmayacaktır! Savaştan sonra Agamemnon’un kölesi olarak getirildiği Mykanea sarayında, Aiskhylos’un ünlü tragedyasında betimlendiği gibi Clytemnestra’nın eliyle öldürülür.”

HELENOS

“Troia Prensi. Priamos’la Hekabe’nin oğlu. Kassandra’nın ikiz kardeşi. Apollon ona da bilicilik yetisini vermiştir. İlyada’da bilicilerin en iyisi olarak anılır. Paris’in ölümünden sonra kırgınlıkla İda’ya çekilir. Akhalar’ın bilicisi Kalkhas Troya’nın ancak Helenos’un bildireceği koşullarda düşeceğini söyleyince Odysseus görevlendirilir. Rüşvet karşılığı konuşan Helenos, Akhilleus’un oğlu Neoptolemos’un savaşa katılması, Pelops’un kemiklerinin ve Palladium’un Akhalar’ın eline geçmesiyle Troya’nın düşeceğini söyler. Başka bir efsanede tahta atın yapılıp surlardan içeri alınmasını da Helenos öğütlemiştir. Savaştan sonra anasıyla Trakya’ya geçmiş, acısından bir köpeğe dönüşen Hekabe’yi görünce ölmüş ve Gelibolu yakınlarına gömülmüştür.”

TROİLOS

“Troia Prensi, Priamos’la Hekabe’nin en küçük oğlu. Biliciler Troilos yirmi yaşına dek yaşarsa Troya’nın alınamayacağını bildirirler. Akhilleus de onu daha önce öldürüp kehaneti bozmaya karar verir… Ölümü değişik öykülerde, değişik biçimlerde anlatılır: İlyada’da Troilos arabayla savaşırken öldürülür. Bir başkasında Akhilleus onu çeşmede atlarına su içirirken arkadan vurur, bir diğerinde ise Troilos, sığındığı tapınakta kargıyla yere serilir…”

AKHİLLEUS

“İlyada’nın başkahramanı. Tesalya’daki Phthia kenti kralı Peleus’la denizkızı Thetis’in oğlu. Savaş sanatlarında ustalığa erişinceye dek eğitilir. Annesi ona yaşamında iki seçenek olduğunu bildirir: parlak, başarılı ama kısa bir ömür ya da sönük uzun bir yaşam!  İlk seçeneği yeğleyen Akhilleus Troia Savaşı’na katılır. Apollon’un oğlu olan Kral Tenes’i öldürür; böylece kâhinlerin Apollon’un oğlunu öldürürse savaştan sağ dönmeyeceğine dair öngörüleri Akhilleus’un yazgısı olur. İlyada bir bakıma Akhilleus’un destanıdır. Anlatı onun bir eylemiyle başlar, bir eylemiyle de biter… Akhilleus kahramanlıkta öne çıkar. Homeros onu çoğu kez üstün bir savaşçı ve bu niteliğinin bilinciyle de gururlu, onurlu, inatçı, alıngan, hırslı, zalim, duygusuz bir kişi olarak gösterir, olumlu ve olumsuz yanlarını birlikte vurgular. İlyada sonrası birçok efsane değişik sonlar yakıştırır Akhilleus’a… Ama o İlyada’da, Homeros’un dizelerinde ölümsüzleşmiştir.”

 AGAMEMNON

“Mykenai Kralı, Menelaos’un kardeşi. Homeros onu tüm Argos’un kralı olarak niteler. Dolayısıyla da tüm Yunanistan’ın en güçlü kişisidir. Helene’nin kaçırılması üzerine oluşturulan askeri gücün başına getirilir. İlyada’da krallar kralının tutumu, bencil kişiliği, üstünlük içgüdüsü ayrıntılarıyla sergilenir. Agamemnon’la Akhilleus pek geçinemezler. Akhilleus onun ne denli bencil olduğunu haykırır durur. Agamemnon gene de bir zorba olarak gösterilmez İlyada’da! Akhilleus’la barışmak için ödünler vermeye hazırdır aslında, özür diler içtenlikle…İlyada onun kahramanlıkları ve öldürdüğü yiğitlerin adlarıyla doludur. Ama savaşta ne bir Akhilleus ne de bir Arias’tır; ne de Nestor veya Odysseus’un bilge kişiliklerini sergileyebilir… Homeros, Agamemnon’un kişiliğinde krallık kurumunu ustaca eleştirmiştir aslında…

MENELAOS

“Sparta Kralı. Agamemnon’un kardeşi, Helene’nin kocası. Temiz yürekli, dürüst ama yumuşak bir kişiliği vardır. Karısı Helene’nin, konuğu Paris tarafından kaçırılmasıyla aldatılmış koca olarak İlyada’da yer alışı bahtsızlık sayılabilir. İlyada’da parlak sıfatlarla nitelenir. Ares’in sevdiği, Zeus’un koruduğu sarışın, yakışıklı, görkemli bir yiğittir o… Helene, onu Troia önünde yeniden gördüğünde pişmanlığını dile getirir.  Tüm savaşta Menelaos hep önde savaşmayı kendi davasını sonuna dek savunmayı ister ama hep ikinci planda kalır. Troya’nın düşmesinden sonra Helene’yi tapınakta bulur. Kırgınlık ve kızgınlık hisleriyle öldürmek ister. Kılıcını kaldırır, tam vuracakken o güzel kadının acınacak halini görünce yumuşayıverir ve onu affeder. Hemen gemilere binip ülkelerine doğru yola çıkarlar.

HELEN

Helen daha çocukken Yunan kralı Theseus tarafından kaçırılır ancak daha evlenecek yaşta olamadığı için kral onu annesi Aethra’nın yanına Aphidnae’ya yollar. Fakat Helen, ağabeyi Dioscuri tarafından kurtarılır, Dioscuri aynı zamanda Aethra’yı da esir alır. Helen evlenecek yaşa geldiğinde Yunanistan’daki bütün güçlü ve nüfuzlu erkekler onun peşine düşer fakat kalbi kırık damat adaylarının çıkaracağı sorunları düşünen babası kral Tyndareos, Odysseus’u dinler ve kızını istemeye gelen herkese Helen kimi seçerse seçsin, onun evliliğini ve mutluluğunu korumaya yemin ettirir. Daha sonra kral, Menelaos’ta karar kılar ve Helen onunla evlenerek ona Hermione isminde bir kız çocuğu verir. Ancak, on sene kadar süren mutlu bir evlilikten sonra Helen, Truva prensi Paris ile kaçar. Bunun üzerine kocası Menelaus diğer damat adaylarını, onlara yeminlerini hatırlatarak bir araya toplar ve tarihteki en büyük Yunan ordusu, Agamemnon komutasında efsanelere konu olacak savaş için Truva’ya gider.

 

ODYSSEUS

Odysseus, Yunan mitolojisinde İtakhe kralıdır. Laertes ile Antikleia’nın oğludur. Odysseia, Troya’nın düşmesinden on yıl sonra Odysseus’un İthake’ye evine dönünceye kadar maceralarını anlatır. İliada 10 yıl süren Troya savaşı, Odysseia, 10 yıl boyunca Odysseus’un başından geçenlerden ibarettir. İliada, bir olayı, Odysseia ise bir kişinin destanını anlatır. Troya destanında olaylar birbirini izleyecek şekilde anlatılır. Hâlbuki Odysseia’da olaylar anılar, geriye dönüşler, atlamalarla canlandırılır. Batı dillerindeki Ulysses’nin türediği Latince Ulyxes, yiğidin bir Yunan lehçesinden alınmış adıdır. Çok zeki bir adam olduğu varsayılır. Düşmanlarını zekâsı ve kurnazlığı ile yendi. Penelope ile evlendiği sıralarda Troya savaşı başlayınca savaşa gitmemek için çeşitli bahaneler ileri sürdü ancak savaşa gitmek zorunda kaldı. Troya atı fikri de Odysseus’a aitti. Zekâ tanrıçası tarafından çok sevilen kahraman Poseidon’un kinini kazandığından Truva dönüşü başına birçok belalar gelmiştir ve belalarla birlikte yaşadığı dönüş mitolojide bir nevi insanlığın öyküsü olarak bilinir, çünkü insanlara özgü zayıf yönler çerçevesinde gelişen olaylar anlatılır.

KHRYSEİS

“Khyrse’deki (günümüzde Gülpınar bucağı yakınları) Apollon Smintheus Tapınağı rahibi Khryseis’in kızı. Akhalar çevreyi yağmalarken kadınları da kaçırır, tutsak ederler. Agamemnon Khryseis’i kapatması yapar, utanmaksızın…”

KALKHAS

“Akhalar’ın en ünlü bilicisi. Troia Savaşı’ndan önce de sonra da onun yönlendirmediği bir tek olay yoktur; geleceği görür, haber verir, sözüne uyulursa doğru yol bulunmuş olur, uyulmazsa tanrıların gazabına uğranılır…”

AENEAS

Aeneas (Eski Yunanca Ανείας, Latince Aeneas), Kral Ankhises ile Aphrodite’in oğlu. Troya kahramanlarından biri. Latin sairi Vergillius’un şaheserinin konusu oldu ve bu Anadolulu prens, Roma’nın milli kahramanı ve imparator Augustus’un atası sayıldı.Troya düştükten sonra şehirden kaçıp yeni bir yurt arayan Truvalıların önderidir. Önce sağ kurtulanlarla beraber İda’nın güneyindeki Antandros (Altınoluk yakınında) kentine gelip buradan gemi ile denize açılmışlardır. Rüzgâr onları Kartaca’ya sürüklemiştir. Kartaca kraliçesinin bir süre misafiri olduktan sonra tekrar yola çıkarlar ve Orta İtalya’da karaya çıkarlar. Burada yerli Sabinlerle de karışarak Roma kentinin kurarlar. Truva’da Hektor’dan sonra en büyük kahraman sayılırdı. Dardanya prensiydi. Torunları Romus ve Romulus Roma İmparatorluğunu kurmuştur.