ANADOLU TARİHİ

Romalılar Pessunus’dan Anadolu’nun binlerce yıllık Kybelesi’ni Roma’ya taşıma seferinde bu toprakları tanıdılar. Artık Anadolu iyiden iyiye ısınıyordu. Batının yükselen yeni imparatorluğu bütün başkaldırılara rağmen iç bölgelere kadar sızmıştı. Batıdan Roma’nın doğudan ise başka bir istilacı gücün Perslerin kıskacındaydı Anadolu. Zor yıllar başlamıştı. Toprağın verdiği bütün zahmetlere yenileri eklenmişti: Emeğin yeni sömürücüleri. Troyalılar’ın torunları olduklarına inanan Romalılar, önceleri Anadolu’ya pek ilgi göstermeseler de MÖ 190 tarihinde Suriye Kralı Antiokhos’un peşi sıra gelerek bu topraklara gemilerini yanaştırdılar. Romalıların Anadolu çıkartması Şarap Tanrısı Dionysos’un baş tanrı olduğu Teos’la başladı. Bu savaştan galip çıkan Roma ordusu için artık Anadolu kapıları açılır. Phokaialılar da (Foçalılar) Roma istilasına uzun süre direnirler ama Antiokhos’tan yardım gelmeyince kentin kapılarını açmak zorunda kaldılar ve Phokaia yağmalandı. Magnesia (Manisa) yakınlarına çekilen Antiokhos kesin bir yenilgiye uğradı.

 Roma İmparatorluğu’nun işgal ettiği Anadolu topraklarında oluşturulan eyaletler imparatorluğun olduğu kadar kişiler için de başlıca zenginlik kaynağı olmuştu. Eyaletler Roma halkının ganimeti sayılırdı. Halkın elindeki altın ve gümüş alınır ve askerler de geri kalanı yağma ederlerdi. İmparatorluk, maden ve taş ocaklarına, tuzlalar, tersaneler, ormanlar ve her türlü taşınmaz mala el koyarlardı. Bu şekilde elde edilen zenginlik Anadolu’dan Roma’ya akardı.

 Batı Anadolu bir Roma eyaletine dönüşünce, Romalılar üç ayrı kanaldan egemenlikleri altında tuttukları kentleri sömürmeye başlar. Eyalet valileri Roma’dan aldığı yetkileri çoğu zaman kötüye kullanarak kendi çıkarlarını ön planda tuttu. Valilerin bu tutumu karşısında politik kariyerlerini eyaletlerden gelen rüşvetlerle sağlayan Romalı politikacılar ortamdan yararlandıkları için sessiz kaldılar. Vergi toplama işi ihale ile en yüksek fiyatı veren ortaklığa verildiğinden, Anadolu halklarını günden güne fakirleşti. Dahası ağır vergi yüklerini ödeyemeyen halka borç verip faizle para kazanma peşinde koşan Romalı banker ve tacirlerin sayısı her geçen gün arttı. 

 Roma zulmü devam ederken, Aziz Paulos, Yahudi kurallarından arındırılmış yeni bir dini batı dünyasına tanıttı. Bu amaç için Anadolu topraklarını çok arşınladı. Roma İmparatorluğu’nun doğu kesimlerinde kölelerin ve ezilenlerin başkaldırısıydı Hıristiyanlık. İmparatorluğun çıkarları ile çatıştığından ezilmeye çalışıldı. Köleci toplum Hıristiyanlıkla dönüşüm sürecine girmiş, feodal toplum yapısı oluşmaya başlamıştı. Roma İmparatorluğu’nun Anadolu’yu işgali sonrası Artemis, diğer tanrılara rağmen batı kıyılarının vazgeçilmez tanrıçasıydı. Sonraları Hıristiyanlığın hızlı yayılmacılığına rağmen antik Artemis kültü varlığını ve gücünü uzun süre korudu. MS 53′de Efes’e gelen Aziz Paulos üç yıl boyunca Hıristiyanlığı yaygınlaştırmak için başarılı çalışmalar yaptıysa da güçlü bir dirençle karşılaştı. 

 Her şeye rağmen yozlaşan Artemis kültü, soylu ve yüksek tabakadan insanların hizmetine girmişti. Efes’te Artemis’e sunulan giysi ve takılar kendine özgü bir ticaret sistemi oluşturmuştu. Tapınaktaki tanrıça heykeline giydirilen bu ziynet eşyaları aynı anda kullanılamadığından seçilen zengin ailelerin kızları bu görevi üstlenir ve giyerlerdi. Bu giysilerin ve takıların sık sık değiştirilmesi gümüş ustaları için çok iyi bir pazardı. Bu nedenle Aziz Paulos’un çalışmaları en çok onları rahatsız etmişti. Demetrios adlı bir gümüş ustası mesleğinin tehlikeye gireceğini sezerek, meslektaşlarından oluşan bir heyetle tiyatroda Aziz Paulos’un vaazinde halkı kışkırtır. Halk hep bir ağızdan “Yücedir Efeslilerin Artemis’i” diye bağırır. Halkın yatıştırılması için kent meclisinin sözcüleri açıklama yaparak Artemis’in yüceliğini vurgularlar. Bütün direnmelere rağmen toplumsal değişim engellenemezdi. Ancak geçmişin değerleri bir şekilde biçim değiştirerek yeni toplum yapısına uyum göstererek yaşamaya devam etmeliydi. Artemis çoktan Hıristiyanlaşarak Meryem Ana olmuştu. İbranice’de genç kız anlamına gelen “almah” sözcüğü; Yunanca’ya “bakire”ye dönüştü. Meryem de Artemis gibi bakire idi. Hıristiyanlar kilisenin ilk zamanlarında Meryem’in Artemis ile karıştırılması kaygısıyla ona tapınmaktan çekinmişler ama sonraları, ona tanrı anası anlamına gelen Theotokos sıfatını vermişlerdir. Theotokos sıfatı 5. yüzyılda tanrı ve insan arasındaki ayrımı bir karmaşaya dönüştürdüğü gerekçesiyle kaldırılmak istenmiştir. Bu öneri Efes Konsili’nde reddedilmiştir. Meryem Ana Evi’nin bulunduğu Arvilia vadisinde yapılan arkeolojik kazılarda Artemis’e ait bir çok adak kalıntısı bulunmuştur. 

 Leto’nun Artemis’i doğurduğu bıldırcınlar yeri Ortygia aynı zamanda Meryem Ana’nın evinin yeridir. Evin aşağısındaki vadide eskiden Tanrıça Artemis için festivaller yapılırdı. Sonraki yıllarda Meryem Ana sevgisi bütün Anadolu’ya yayılacak, Anadolu halkları İslamlaşırken Hıristiyanlığı terk edecekler fakat Meryem Ana’yı yine de çok seveceklerdi. Hıristiyanlık, Anadolu’nun eski tanrısal destanlarından etkilenmiş, öyküler değişik biçimlerde ermiş destanlarına dönüşmüştür; Kapadokya’da yaşayan Ermiş Georgios’un burnundan alevler çıkaran canavarı öldürmesi gibi. Hıristiyanlığın kutsal günlerinin çoğu eski çok tanrılı çağlardaki günlerinin devamıdır. Meryem Ana’nın gökyüzüne uçuşu ve Artemis bayram günleri çakışmaktadır. Çoktanrılı dünyanın tapınakları yeni dünyanın görkemli kiliselerine dönüşür. Kısaca Anadolu’da Hıristiyanlığın yayılmasıyla başlayan Rumlaşma hareketi Anadolu’nun dışındaki coğrafi alanlardan gelen göçlerle değil tamamen kültürel bir sentezle oluşmuştur. Helen dili uzun yıllar batı bölgelerini etkilemiş ancak, Anadolu’nun yerli dilleri, Hıristiyanlığın yaygınlaştığı dönemlere değin devam etmişti. İncil’in Helen dilinde yazılmış olması Helen dilinin yaygınlaşmasını sağladı. Senelerce imparatorluğun kuytu köşelerinde yaşayan Hıristiyan inancı, Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olmasıyla Anadolu’da hızla yayıldı. Yine de Anadolu’nun yerel kültürleri Frigya, Pontus, Kapadokya’da varlığını direnerek sürdürdü. Roma döneminde Batı Anadolu’da kentleşmenin de artmasıyla birlikte Anadolu nüfusunda da artış olmuştu. Kentlerde yoğunlaşan bu nüfus hareketi, Anadolu halklarına yeni bir kimlik kazandırıyordu.

Hıristiyanlığın etkisiyle ağırlığını hissettiren Rumlaşma süreci Doğu Roma’nın bölgede etkili güç olmasıyla, bölge halklarının kimliğini temsil eder konuma gelmiştir. Bizans artık Anadolu’da etkin bir güçtür ve İstanbul bu gücün odağıdır. Bizans’ın ilk yıllarında ekonomik açıdan parlak bir dönemin başlangıcıydı. Batı Roma’nın çöküşü ile Anadolu topraklarında kurulmuş olan imparatorluğun başkenti, Balkanlar’dan gelen halk kitleleriyle artmış, daha önce Batı Anadolu kentlerinin taşıdığı ekonomik ağırlık merkezini İstanbul’a kaydırmıştı. İmparatorluğun İstanbul üzerindeki etkinliğinin artmasıyla birlikte ekonomik, kültürel, dinsel çelişkiler de ön plana çıkmıştı. Hipodromda yapılan at yarışlarında bazı at sürücülerinin yeşil, bazılarının da mavi gömlek giymesi zamanla halklar arasında bölünmeye yol açmış, mavi ve yeşil varolan çelişkilerin simgesel renkleri olmuştu. Her iki örgütün de tabanı yoksul sınıflara dayandığı halde, maviler aristokratların, saray bürokratlarının desteğini almış, yeşiller ise; daha çok Anadolu’nun iç bölgelerinden gelen yerli zanaatkarlar ve ticaret erbaplarından oluşmuştu. İmparatorluğun katı ve merkezi Ortodoks kimliğini benimseyen maviler her zaman imparatorun da desteğini almışlardı. Yeşiller mezhep farklılıklarına daha hoşgörülü ve eğilimli iken maviler Ortodoks kilisesine çok katı bir şekilde bağlı idiler. İmparatorluğun Mavilerden yana olan açık tutumu çelişkileri daha da artırdı ve mavileri zorba, yeşilleri ise kentin mağdurları durumuna düşürdü. Ancak imparatorluğun yoksul kitlelere karşı haksız tutumu kentte büyük bir ayaklanmaya neden oldu ve kitleleri aynı saflarda birleştirdi. İmparator ve imparatoriçeyi kentten kaçma noktasına getiren bu ayaklanma mavilerin saraydan yana cephe değiştirmesiyle güçlükle bastırılabildi. Bu kent Bizans sonrası tarihlerde de kargaşalara meydan olacak ve kentin hakimleri bu korkuyu hep hissedeceklerdi. 

 İmparator, İstanbul surları içinde Anadolu’dan kopuk, şaşaalı yaşamını sürdüredursun, Anadolu halkları tam bir merkezi yönetim kıskacında sömürülüyorlardı. Gerçi kölecilik yerini toprağa bağlı yarı özgür köylülüğe bırakmıştı. Bizans yönetimi bu köylülere arazi sahipleri tarafından baskılar uyguluyordu. Zamanla orta sınıflar yok edilerek büyük arazi sahipleri küçük arazileri ele geçiriyorlar, halkı yarı köle durumuna düşürüyorlardı. İmparatorluk askeri gücünü oluşturan köylüleri bu yeni gelişmelerden korumak amacıyla, büyük arazi sahiplerinin daha da güçlenmesine izin vermedi. Bu kararlar Anadolu’da daha sonraki yüzyıllarda da devam edecek olan yarı feodal sömürü düzeninin temellerini oluşturdu. Aristokrasinin gelişmesi bu şekilde engellenmişti. Hıristiyan olmayan halklara uygulanan vergi düzeni, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde İslam dininden olmayanlara karşı uygulanan reaya düzenine dönüştü. 

 Türklerin Anadolu’ya gelişi öncesinde, Bizans bünyesindeki Rum halkı, batıdan gelen Helen halklarının oluşturduğu bir toplum değildi. Helen yayılmacılığı Batı Anadolu toprakları ile sınırlı kalmış, iç bölgelere pek fazla geçiş olmamıştı. Anadolu’nun yerli halkları imparatorluk bünyesinde Rumlaşmış ancak yine de eski kültürel ve geleneksel değerlerini devam ettirmişlerdi. Bu dönem Anadolu için bir Helenleşme dönemi değil, Anadolu’nun yerel değerlerinin yaşandığı Rumlaşma dönemi idi. 

 Birkaç yüzyılda Anadolu’da oluşturulan Büyük Selçuklu uygarlığı, sadece Türklerin oluşturduğu bir kültürel birikim değil, ağırlıklı olarak binlerce yıldır Anadolu birikiminin ürünüdür. Kırsal alanlarda yaşamı kabullenmiş Türkmen boylarının öylesine görkemli bir kültür oluşturmaları bilimsel açıdan mümkün değildir. Kaldı ki, Anadolu’ya İran üzerinden gelen Türkler beraberlerinde köklü Pers kültürünü de taşımışlardır. İsa’dan sonra binli yılların başlangıcında Orta Asya’dan gelen Türkmen boyları uzun yıllar İran’la iç içe yaşamışlardı. Anadolu topraklarına geçerken beraberlerindeki İranlıları da bu topraklara taşımışlardı.  Görkemli İran kültüründen etkilenen Selçuklu hükümdarları saraylarında Türkçe yerine Farsça konuşmuşlar, imparatorluğun resmi dili olarak da Farsçayı tercih etmişlerdi. Her şeye rağmen Malazgirt sonrası kitlesel Türkmen göçleri Anadolu’yu geniş ölçüde Türkleştirmiştir. Sonraları MS 1300′lü yıllarda özellikle batı Anadolu’ya kitlesel Türk göçleri başlamış, Anadolu’daki Türk yoğunluğu bu göçlerle birlikte diğer halklara nazaran artmıştır. 

 Babai ayaklanması 

12. ve 13. yüzyıllarda Anadolu halklarının, özellikle göçebe Türkmenler’in ekonomik ve toplumsal durumu oldukça kötüydü. Anadolu Selçuklu Devleti’nin resmi dini Sünni İslam’dır. Devletin çıkarları ve dinin çıkarları aynıdır. Bu anlayış çerçevesinde din adamları ile devlet arasında bir işbirliği vardır. Selçuklu sultanlarının halka karşı zalim tutumları ve işkenceci uygulamaları halkta merkezi otoriteye karşı güçlü bir tavır geliştirmişti. Baba İlyas bu tepkinin simgesiydi. Ekonomik yapıdaki bozulmalar ve yarı feodal yapı içerisinde yeni zengin kitlelerin ortaya çıkması, diğer yanda halkın gitgide yoksullaşması büyük çelişkiler yaratıyor bir isyanın koşulları her geçen gün hazırlanıyordu. Bütün bu nedenlerin yanında, Selçuklu’nun İran Bizans karışımı yönetim geleneğini İslam ilkeleriyle yaşatma çabasına karşılık, Heterodoks dervişlerin etkilediği halkların daha farklı bir İslam anlayışıydı. Bu farklı görüş ve yaşam biçimi her geçen gün göçebeleri, köylüleri, zanaatçıları ve Hıristiyan kitleleri etkiliyor ve bu durum saraydakilerin hoşuna gitmiyordu. Baba İlyas’ın üzerine Selçuklu Sultanı tarafından asker gönderilmesi ve sığındığı Amasya Kalesi’nde öldürülmesi bardağı taşıran son damla idi. Anadolu ayağa kalkmıştı. Sırasıyla Adıyaman, Gerger, Kahta ve Malatya’ya ulaşmıştı ayaklanan topluluk. Her ulaşılan yerde kalabalıklar kadın, erkek, çocuk hep birlikte ilerliyorlardı. Baba İshak önderliğinde Malatya’da, Elbistan’da, Sıvas’ta, Amasya’da, Kayseri’de Selçuklu orduları bozguna uğratıldı. Babailerin Konya’ya gireceğinden korkan sultan, sarayını terk edip kaçtı ama tüm mal varlığı ile seferber ettiği Selçuklu orduları Kırşehir-Malya’da 4.000 Babai’yi kılıçtan geçirerek ayaklanmaya son verdiler. 

Babai ayaklanmasını bastıran Anadolu Selçuklu Devleti, kendi halkı ile yaptığı bu savaştan sonunda galip çıkmıştı ama, bu yıpratıcı dönem devletin çöküşüne neden olmuştur. Köylüler, zanaatçılar, göçebe Türkmenler ile devletin bağları tamamen kopmuştu. Heterodoks dervişler halka devletin inanç ve düşünce sisteminden daha farklı bir yaşam biçimini kabul ettirmişler ancak sınıfsal bir kopuş başlamıştı. Devlet Moğol saldırıları karşısında güçsüz kalmış, fazla bir direniş gösterememişti. Anadolu halkları da Moğollar’a direnmişler ama bu direniş Selçuklu ile birlikte olmamıştı. Ayaklanmanın oluşturduğu kararsız ortam Osmanlı Beyliği’ne yaramış, Heterodoks dervişlerle uzlaşmacı ilişkiler geliştirerek Anadolu toprakları üzerinde kararlı bir devlet yapısı oluşturmuşlardır. Bu dönemde Osmanlılar’ın Hacı Bektaş ile olumlu ilişkileri Anadolu’nun fethini kolaylaştırmıştır. Yeni devlet düzeni ile başlangıçtaki uzlaşma zamanla bozulmuş, ancak Osmanlı ile zaman zaman sürtüşmeler yaşansa da Anadolu Selçuklu dönemine nazaran daha yakın ilişkiler yaşanmıştır. 

 Logos-Söz-Kelam 

İsa’dan beşyüz yıl önce sürekli akış öğretisi ile diyalektik düşüncenin temellerini atan Herakleitos, söz anlamına gelen Logos sözcüğünü aşağıdaki gibi tanımlamıştır:  “Nasıl ateşe yaklaştırılan kömürler başkalaşarak ateşlenir, uzaklaştırılınca da sönerse, ruhumuz da ortaklaşa olanın ardından giderse logostan pay alır, ayrılırsa logossuzdur. Us ile konuşmak isteyenler herkesle ortaklaşa olan ile kendini güçlendirmelidir… Dünya birdir, ne bir tanrı tarafından yaratılmıştır ne de insan tarafından, bir yasaya göre yanan ve bir yasaya göre sönen ve başı sonu olmayan bir ateştir.”  Ona göre bütün şeyleri ateş yönetir ve sürekli yaşayan ateştir. Ateş bir gün gelecek bütün şeyleri yargılayıp yakacaktır. Herakleitos’a göre evrensel birlik logos kavramı ile anlaşılabilir. Evren ona göre logoslu ve usludur. Bizler tanrısal logosu nefes alırken içimize çekiyoruz ve sonra bedenden dışarı çıkınca da bütün evrenin ruhuna geri dönüyor. Herakleitos’a göre logos var olan her şeyi yöneten tek ve değişmez doğa kanunudur. Bu kavram daha sonra antikçağ düşünce ve inançlarına dinsel bir boyut getiren stoacılar tarafından tanrısallaştırılmış, istemeden de olsa Hıristiyan dünya ile bir bağ kurulmasını sağlamışlardır. Herakleitos’un İsa’dan beş yüz yıl evvel tanımladığı logos, İncil’de tanrısal bir kimlik kazanmıştır. Meryem Ana’yı yurdundan koparıp Batı Anadolu’ya, Efes’e getirildiğine inanılan Aziz Jean’ın İncili şu sözlerle başlar; “Başlangıçta söz vardı ve söz Tanrı ile beraberdi ve söz Tanrı idi.”  Logos kavramının felsefi boyutu Hıristiyan dinine bu şekilde yansıtılır. 

 Logos kavramının İslamiyet’in gelişi sonrasında Anadolu topraklarında kitlesel bir din felsefesine dönüşmesinde İranlı Hurufiler’in etkileri ile olmuştur. İran topraklarında barınamayarak kaçan Hurufiler, Hacı Bektaşi Veli tarikatına sığınmışlar ve Bektaşi inançlarına da oldukça katkıda bulunmuşlardır. Hurufiler’e göre Tanrı gizli bir hazinedir. Varlığı ve özü sesten oluşur. Sesin ortaya çıkması ile de evren oluşmuştur. Tanrı kendi siluetini insanın yüzünde göstermiştir. İnsanı, tanrıdan ayıran ise kelam yani sözdür. 

 Tanrıya, tanrının ölümsüzlüğüne ulaşmanın tek yolunun, onu ancak gerçek anlamda sevmekle mümkün olacağını söyleyen Platoncu görüş Anadolu topraklarında devletin İslam anlayışından farklı olarak yeniden kimlik kazanmıştır: Tasavvuf. Bu yeni din felsefesi sevgi üzerine kurulmuştur. Tasavvuf inancının özü yoktan varolma değil, tanrıdan oluşmadır. İnsan ve tanrı birlik içindedirler. Tanrı insanın ağzından konuşur, insan da konuşan bir tanrıdır. 

 İslam, tanrının yüceliğini ulaşılmaz kılar ve insanın tanrı tarafından yoktan yaratılmasını dolayısıyla tanrının ululuğunu ön plana çıkarır. Tasavvufta ise tanrı, insan ile birlik içindedir. Yaratılış yoktan varolma değil, tanrının insan vücudunda görünüşüdür. Dolayısıyla ölüm yoktur, sürekli bir varoluş vardır. İnsanın suç olan eylemlerinden dolayı yargılanması, aynı zamanda insan olan tanrının kendi kendini yargılamasıdır. Tanrı göğün yedi katında değil, bilinen görünen ve konuşan bir varlıktır. Tasavvufta din olgusu korku üzerine değil, sevgi üzerine kurulmuştur. Otoriteyi ellerinde tutan hükümdarlar ya da krallar, tarihte dini de korku unsuru olarak halklara karşı kullanmışlardır. Onların din anlayışında cehennem, mahşer günü ve ateş korkuyu ön plana çıkarmaktadır. Ancak tasavvuftaki tanrı sevgisi ve dostluğu bu korkuları ortadan kaldırmaktadır. 

Tasavvufun doğaya bakış açısı da farklıdır. İktidarların İslam anlayışında tanrı doğayı yaratmıştır ve canlılar evreninde insan ön plandadır. Tasavvufa göre ise, canlı cansız bütün varlıklar tanrının kendisidir. Hepsinin ayrı ayrı kişilikleri vardır. Bir bütün olarak evren tanrının kendisidir. Devletin resmi İslam anlayışı kadınları peçelere büründürerek ev ve haremlere hapsederken, Anadolu halklarının benimsediği tanrısal hayat, kadını ve erkeği dinsel törenlerde bile yan yana getirmiştir. 

 Kapadokya ermişleri :

Türkmen boylarının Anadolu’yu yurt edinmesi ile Anadolu’daki kültürel etkileşim ve değişimler ağırlıklı olarak iki önemli kaynaktan beslenmişlerdir. Bunlar Ahmet Yesevi’nin görüşlerini dile getiren Yesevilik ve Bektaşilik’tir. Bu iki görüşün de Horasan’dan geldikleri iddiasıyla birbiriyle iç içe oldukları savunulsa da, temelde önemli farklılıkları vardır. Her iki görüş de Anadolu halklarının İslam’a bakış açılarını Arap kültüründen farklı olarak etkilemiş ve eski değerlerle yenilerini kaynaştırmışlardır. 

 Yesevilik, devletin İslam anlayışına daha yakın gözükse de Araplaşmış bir İslam düşüncesi anlamına gelmez. Asya Türkleri’nin yaşam anlayışını İslam’la bütünleştirmiş, İslam öncesi Türk halklarının yaşam biçimini, kültürel değerlerini, geleneklerini ve törelerini İslam inancı ile kaynaştırmıştır. Asya’da tohumları atılan bu akım, İran üzerinden Anadolu’ya gelirken Türkmen halkları tarafından desteklenmiştir. Bektaşilik ise Anadolu’nun binlerce yıllık kültürel değerleri ile daha farklı bir İslam düşünce akımı yaratmıştır. Bektaşilerin tasavvuf anlayışı ve yorumu, ilk çağlardaki Anadolu halklarının doğa ile içiçe olan dinsel değerlerine benzer bir din düşüncesidir. Bektaşilerin dinsel törenleri Diyonsos dininin müritleri Bakkhalar’ın törenleriyle benzerlikler içerir. Her ikisinde de törenlere kadınlar da katılır. 

 Anadolu’daki bir çok erenler gibi Hacı Bektaşi Veli’nin de kökleri Horasan’da aranmıştır. Bu Horasanlı yakıştırması o dönemin erenleri için kullanılan genel terimdir Ancak sonraları içeriği unutularak Horasan diyarından gelenler olarak yorumlanmıştır.  İster Horasan’dan gelsin, ister Kapadokyalı olsun Hacı Bektaşi Veli diğer erenler gibi Anadolu’nun binlerce yıllık köklü değerlerini yeniden yorumlayarak Türkmen ve yerli Rum halklarının yeni yaşamına uyarlamıştır. 

 Anadolu halklarının ekonomik ve siyasi olarak bütünleşip birlik oluşturmaları, din ve mezhep ayrımı gözetmeyen Ahilik örgütü ile olmuştur. Bu örgüt bütün zanaatçıları, çiftçileri ve esnafı aynı birlik altında birleştirmiştir. Bir devlet bütünlüğü sağlanamayan kararsız Anadolu ortamında bu meslek birliği halkları birbirine daha da yaklaştırmıştır. Genç Osmanlı Devleti’nin ekonomik ve siyasi gücü bu örgütle artmıştır. Anadolu’da Ahilik örgütü ile bir pazar ekonomisi oluşturulmuş ve malların kalitesi artmış, çeşitli standartlarda üretim başlamıştır. Bu örgütün kurucusu da Kapadokya özellikle Kırşehir yöresinde yaşamış olan Ahi Evren’dir. Acılı ve zor bir hayat yaşayan Ahi Evren, Selçuklular’ın ve Moğollar’ın zulmünden nasibini almıştır. Ancak Anadolu halklarına kazandırdıkları unutulmamış, Fatih döneminde Ahilik örgütü yasaklansa da, halklar arasında bu meslek birliği yaşatılmıştır. Ahi Evren de tıpkı mitolojik dönemlerin Herakles’i gibi, Hıristiyan dünyasının Kapadokyalı Aziz Georgios’u gibi ejderha ile uğraşır, ama o savaşmaz, korkunç yaratığı duası ile yola getirir. 

 Ahi Evren, Anadolu Bacıları (Bacıyan-i Rum) örgütünün kurucusu Fatma Bacı’nın eşidir. Anadolu’daki büyük bir kadın örgütlenmesi olan bu örgüt kadın erkek ayrımını kabul etmemiş kökleri Anadolu’nun binlerce yıllık anaerkil yapısına uzanan kadının gücünü tekrar hatırlatmıştır. Sufiler Anadolu’nun İslam ile değişen yeni inanç sisteminde, dine farklı bir yorum getirerek kadını güçlü kılmışlardır. Kuran’da erkeklerin kadınlardan üstün olduğu hakkındaki ayette bulunan erkek kelimesinin aslında er olduğunu ve kadının da erlik mertebesine ulaşabileceğini söylemişlerdir. Fatma Bacı ve Hatun Ana, Hacı Bektaşi Veli tarafından sayılan ve sevilen insanlardır. Kadınların oluşturduğu bu birliğin eski Türk geleneklerine pek uymadığı, aksine antik dönem kadınlarının (Amazonlar ve Bakkhalar) devamı niteliği taşıması, gerçeğe daha yakın gözüküyor. 

 Türkler’in Anadolu halkları ile kültürel etkileşimi, kaçınılmaz olarak ırksal bir kaynaşmanın ürünüdür. Anadolu’daki büyük etnik grupların, özellikle Ermeniler, Rumlar ve Kürtler’in yüzyıllar boyu köylerde ve kentlerin bir çok mahallelerinde yerel değerlerini yitirmeden 20. yüzyıla kadar yaşamaya devam ettikleri bilinmektedir. Ancak bu toplumların büyük bölümü Türkmen boylarının Anadolu’ya gelmeleri ile birlikte islamlaşmışlardır. Son zamanlardaki bilimsel araştırmalar Anadolu’da yaşayan Türklerin ırksal özelliklerinin, Orta Asya Türkleri’nden çok farklı olduğunu göstermiştir. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı dönemlerinde ulus olarak Türk kavramı kabul edilmemiş, hatta tersine bir aşağılama unsuru olarak kullanılmıştır. Onlar daha çok Selçuklu veya Osmanlı olarak tanınmayı yeğlemişlerdir. İktidarlarındaki saraylarda, Türk sözcüğü göçebe Türkmen toplulukları için aşağılama amacıyla kullanılmıştır. Türklerin Anadolu’ya gelmesiyle Rumların da Anadolu’yu terk ettiği görüşü inandırıcı değildir. Bunun aksi olan Türkmenlerin Anadolu halkları içinde soy olarak eridiği görüşü de aynı ölçüde yanlıştır. Yerli halk Türkler’in gelmesi ile büyük oranda Türkleşmiş ancak aynı zamanda çeşitli etnik gruplar günümüze dek varlıklarını kısmen korumuşlardır. 

 

Özellikle Osmanlı Dönemi’nde Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında yapılan evlilikler, hem devlet düzeyinde hem de halklar düzeyinde bütünleşen bu yeni kimliğin çatısını oluşturmuş; Osmanlı’nın uluslaşma sürecini hızlandırmıştır. Rumlaşma sürecinde Hıristiyanlığı benimsemiş olan yerli halklar, Osmanlılaşma sürecinde de İslam’ı benimsemişlerdir. Anadolu Hıristiyanlarının kısa bir süreçten sonra Müslümanlığı benimsemelerinin ana nedenlerinden biri, kökleri binlerce yıla dayanan Anadolu kültürünü, Ortodoks bir süreçte baskı altında tutan eski rejimin yerine daha hoşgörülü ve yerli halkların değerlerine daha yakın olan Alevi kimliği ile uzlaşmalarıdır. Bu yeni din anlayışı Hıristiyanlık öncesi doğaya dönük inanç biçimi ile örtüşmüş, dahası ona özündeki zenginlikleri katmıştı. Anadolu topraklarına ulaşan Türk boyları ile Anadolu dışında yaşayan Türkler arasında önemli farklılıklar oluşmuştur. Anadolu’da kurulan Türk devletlerinin yapısı diğer Hun, Uygur ve Göktürk devlet yapılarından farklıydı. Selçuklu ve Osmanlı devlet geleneği köklerini Orta Asya’dan çok, Anadolu’da daha evvel kurulan devlet geleneklerine dayandırıyordu. İran ve Bizans etkisi baskındı. Bu kültür ve uygarlık birikimi Türk devletlerinin yeni yapısının mayası olmuştu. Özellikle kamu hukuku, Bizans kamu hukuku ile benzerlikler taşımaktadır. 

 Kültürel anlamda sürekliliğin en önemli kanıtı Anadolu’daki coğrafi bölgelerin, kentlerin, ırmakların isimlerindeki ardıllıktır. Bu isimlerin çoğunlunun kökleri 4.000 yıl öncesine dayanır. Anadolu’nun bir Roma Ülkesi haline geldiği dönemlere ve Araplardan alınan isimlerde bunlara eklenmiştir. Türkleşme döneminde bu isimler küçük değişikliklerle devam etmiştir. Eski Helen dilindeki bazı sözcükler ve takılar Türkçeye aynı şekilde yansımıştır. Türkçenin yüzlerce yıl Anadolu’da egemen olması ile Rumcaya da etkileri olmuştur. Bu şekilde, bir dil kaynaşması oluşmuştur. Doğu Roma İmparatorluğu’nun baskıcı ve merkeziyetçi yönetim anlayışından bıkan kitleler, Türkmenlerin yönetiminde eskisine nazaran daha esnek bir anlayışla karşılaşmışlar; imparatorluğun baskısından yılan diğer etnik kitleler ise yine aynı nedenlerle Türkmen idaresini benimsemişlerdir. Türklerle çok çabuk kaynaşan yerli halklar yukarıda belirtilen ekonomik ve siyasi nedenlerden dolayı Müslümanlığı benimsemişler, geçmişteki binlerce yıllık kültürel zenginliklerini de Anadolu’nun bu yeni efendilerine benimsetmişlerdir. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yöresel olarak toplu din değiştirmeleri olmuştur. Kars’ta, Samsun’da, Amasya’da, Aydın’da, Bolu’da, Aydın’da ve Girit’te topluca İslam’ı seçen Rumlar, Ermeniler ve Gürcüler vardır. Anadolu tarihinde büyük bir eşitlikçi ayaklanmaya neden olan Şeyh Bedreddin’in de annesi bir Rum tekfurunun kızı idi.

Ortak mülkiyeti savunan görüşleri ile Anadolu’nun çeşitli yerlerinde kitleleri etkileyen Şeyh Bedreddin aynı zamanda felsefi boyutta da büyük bir düşünürdür. Ona göre doğa ve tanrı bir bütündür. Madde ve ruhu birbirinden ayırmak olanaksızdır. Bütün dinlerin kaynağı birdir. Mehdi hiçbir zaman gelmeyecektir ve kıyamet olmayacaktır. Cennet ve cehennem bu dünyaya ilişkin kavramlardır. Yeryüzündeki bütün mülkler ortak kullanılmalıdır ve herkesin malı olmalıdır ona göre. Bedreddin’den etkilenen Börklüce Mustafa Aydın dolaylarında, Torlak Kemal de Manisa dolaylarında Osmanlı’ya karşı ayaklanmışlardır. Bu ayaklanma, bin yılı aşkın bir zaman önce, aynı bölgede Romalılara karşı yapılan eşitlikçi Aristonikos ayaklanmasının bir tekrarıdır. Ama diğeri gibi bu başkaldırı da kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Şeyh Bedreddin’in düşüncesi ayaklanmanın bastırılması ile yok olmadı. Daha sonraki yüzyıllarda da müritlerine rastlandı. 

 Osmanlı ekonomisini ayakta tutan gelirlerin azalması üzerine devlet halkların üzerindeki baskıları iyice arttırmaya başlamış ve dolayısıyla tepkiler de artmıştı. Celali ayaklanmaları bu tepkileri dile getirir. Osmanlı ordusu yüz binlerce insanı katleder ayaklanmayı bastırmak için. Bu iç savaş birçok sorunu da içinden çıkılmaz hale getirir. Anadolu erenlerinin temellerini kurduğu devlet-halk barışıklığı ortadan kalkmaktaydı. Halk devlete küsmüştü artık. Ayrımcılığın boyutu Anadolu Selçuklu dönemini bile aşmıştı. Alevi-Sünni ayrımı, İstanbul-taşra ayrımı, yerleşik-göçebe ayrımı imparatorluğu gitgide yıpratıyordu. Kırsal alan-kent dengesi bozulmuş, kısacası devlet ve halkın bağları onarılamayacak şekilde kopmuştu. İstanbul Anadolu’yu sömürüyordu.

17. yüzyıl İstanbul’un Anadolu emeğinin üzerinden ellerini biraz çektiği ve denetimi azalttığı yüzyıldır. Bu rahatlama Anadolu şehirlerinin güçlenmesine neden olur. Tımar sistemi ile toprağa bağlı nüfus kentlere akmaya başlamıştı. Ancak bu gelişme halkları biraz soluklandırsa da çöküşü durduramamıştı. Tımar sisteminin çöküşü ve batıdaki Burjuva Devrimi karşısında Osmanlı acizdi ve sona yaklaşıyordu. Osmanlı etnik kimliklere karşı tavrını değiştirmiş, yeni dönemin koşulları Anadolu halkları arasındaki bağları da tamamen koparmıştı. Etnik kimliklerin yeni arayışlar içindeydiler. Çelişkilerin artışı kimlik kaosunu içinden çıkılmaz hale getirmişti. Yeni kimlikler tarihsel süreklilik değerlerine önem vermiyordu. Bu binlerce yıl öncesine dayanan soylu bağların arayışıydı. Bu arayışın sonuçları ağır ve trajik olacaktı. Yüzlerce yıl aşağılanan Türk kimliği Anadolu’ya sindirilmeye çalışılıyor, Anadolu insanının kültürel kimliği uzak Asya ülkelerinde aranıyordu. Artık Anadolu köylerinden ut melodileri yükselmiyor, Ermeni kızla Türkmen delikanlının türküsü söylenmiyordu. Son yüzyılın başlarında bir kumandan Troya yakınlarında bir tepeden ufka bakıyordu. Düşündükleri henüz kazanılmamış büyük bir zaferin sonuçları değil, çok daha sonra yapacaklarıydı. Sarı saçları rüzgarda dalgalanırken keskin mavi gözleri Troya harabelerinden uğuldayan sesin kaynağını arıyordu. Troya Savaşı bozgunundan binlerce yıl sonra Anadolu halkları batıdan gelen gemileri ilk kez yenmişlerdi. Hektor ayağa kalkmıştı. Ama asıl önemli olan, bundan sonra olacaklardı. 

Kürşat Başdemir
*******************************************************************

BALIKESİR’İN TARİHİ

Bizans ve Roma döneminde bugünkü Balıkesir ya da çevresinde herhangi bir şehir yoktu. Bizans kralı bu bölgeye avlanma amacıyla bir şato inşa ettirmiştir ve bu dönemden sonra “Palao Kastro” bölgesi olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Balıkesir kentinin ortaya çıkmasıyla ilgili tüm kayıtlar Selçukluyu ve Karesi Beyliği’ni göstermektedir.

Balıkesir şehir halkı etnik köken olarak Manav, Yörük, Çepni ve Muhacir karaktere sahiptir

Manavlar; Balıkesir yöresine ilk gelip yerleşen Selçuklu Türkmenleridir. Selçuklu döneminde, 12.yy, 13yy. ve 14.yy’da şehre ve bölgeye yerleşen Türkmenlerdir. Karesi beyliği’nin kurucu halkıdır ve Balıkesir kenti Manav Türkmenler tarafından kurulmuştur. Zira bu Türkmen boylarından biri Kayılardır. Anadolu’nun Türkleşmesi sırasında yöreye yerleşen Kayılar 1390 yılında kendi adlarıyla anılan “Kazay-ı Cuma” olarak anılan Kayalar’a Kayılar Gazi Evrenos Bey tarafından götürülerek iskan edilmesine rağmen az miktarda Kayı kalmıştır. Kayılar Karesi beyliğinin Osmanlıya katılan ilk beylik olmasını sağlamakla beraber Hacı İlbey ve Gazi Evrenos Bey (Paşa) gibi Kayı Beyleri sayesinde Trakya’ya (Rumeli-Avrupa) geçmiş ve Trakya ve balkanlarda Türk hâkimiyetini tesis etmişlerdir.

Çepniler; Selçuklu döneminde ve Selçuklunun yıkılmasından sonra Karesi bölgesine ve Karesi şehrine yerleşmiş Alevi Türkmenleridir. Büyük kısmı 12.yy’da Dobruca yöresinden gelen Sarı Saltuk Türkmenleridir. Bir kısmı da Danişment yöresinden (Orta Anadolu) gelmiştir. Karesi Beyliği’nde önemli roller oynamışlardır.

Yörükler; 17.yy’da ve 18.yy’da şehre ve özellikle Alaçam bölgesine zorla iskan ettirilmiş Sünni Türkmen obalarıdır.

Muhacirler ise; 18yy’daki Balkan Savaşları ve 1980 Bulgaristan göçleriyle gelen Türklerdir.

 Antikçağda Balıkesir

Assuva, Misya

Balıkesir Hitit döneminde Assuva, daha sonraki Pers/İskender/Roma dönemlerinde Misya olarak adlandırılmıştır. Bizans döneminde bölge, imparatorların avlanma alanıydı.

Antik çağda Misya’da Milattan Önce 3000-1200 yılları arasında bu bölgede farklı diller konuşan Pelasg ve Leleg kolonileri kurulmuştur. Milattan Önce 1800 yıllarında bölge Hititlerin vassalı konumunda olmuştur ve Hititler bölgeye Assuva adını vermişlerdir. Assuva, Truva ile Hititler arasında geçiş bölgesi olduğu için askeri açıdan önemliydi. Milattan önce 600 yıllarıyla beraber bölge Pers akınlarının etkisinde kalmıştır ve bölge satraplık olarak yönetilmiştir. Milattan önce 300 yıllarında bölge, İskenderin egemenliği altına girmiştir. Bölgede İskender ile Persler arasından Granikos savaşı yapılmış ve Persler doğuya çekilmek zorunda kalmıştır. Daha sonra bölge Roma egemenliğine girmiştir.

 Selçuklu Dönemi

 Selçuklu döneminde Balıkesir ve çevresi Bizans ile Selçuklunun üstünlük mücadelesinin yaşandığı bölge olmuştur. Balıkesir ve çevresi bazı zamanlar Bizans’ın eline geçmiş, bazı zamanlar da Selçuklu yönetimine girmiştir. Bu mücadele, 1080 yılında Süleyman Şah’ın Erdek’e kadar olan bölgeleri ele geçirmesiyle başlar. 1080 yılların sonunda bölge tekrar Bizanslılara geçer. 1090 yılında Bizans İmparatoru 1. Aleksios Komnenos Misya’da yurt tutmaya çalışan Türkmenler(bugün Manavlar) üzerine kumandan Eufuryanis Alexaders’i yollar ve Manyas’ı kuşatan Bizanslılar kanlı savaşlardan sonra kale kumandanı İlhanı iç kaleye sığınmak zorunda bırakırlar. 1092 yılında bölge tekrar Selçuklulara geçer. 1099 yılında Anadolu’ya gelen Haçlılar, Marmara sahillerinde bulunan bütün Türkmenleri katlettiler. 1115 yılına kadar bölgede Türk/Bizans çekişmesi yaşanır. 1175′te Eskişehir ovasında toplanan yüz bin çadır Türkmen (bugün Manavlar) Denizli, Bergama, Karia, Misya (bugün Balıkesir) ve Edremit bölgelerine dağılır.

 Karesi Beyliği

Karesi oğulları

Karesi Beyliği’nin Osmanlı Devleti’ne katılmasıyla Balıkesir halkı Osmanlı Devleti’nin yükselme devrine geçmesinde büyük katkı yapmıştır. Çünkü Karesi Beyliği’nin donanmasıyla Osmanlılar ilk olarak Trakya’ya geçmiş ve böylelikle ilerlemişlerdir. Balıkesirli komutanlar Hacıilbey, Evrenosbey, Gazi Fazıl gibi askeri şahsiyetler Osmanlı’ya damgasını vurmuşlardır. Ayrıca Karesi beyliği Osmanlıya ilk katılan beyliktir ve Osmanlı’ya denizcilik eğitimini vermişlerdir.

 

Osmanlı Dönemi:

Karesi sancağı

1337 yılında Karesi oğulları’nın Osmanlı Devleti’ne katılmasıyla kurulmuştur. Osmanlının yıkılışına kadar merkeze sadık olarak kalmıştır ve bir daha Karesi hanedanlığı kurulmamıştır. Zira Karesi ileri gelenleri ve hanedanlığı Bursa’da devlet yönetimine girmişlerdir. Osmanlılar döneminde bölgede pek çok cami, han, medrese, lise yapılmıştır.

Osmanlı döneminde Balıkesir kazasında halkın geçimi ticarete, köylerde ise tarıma ve hayvancılığa dayalıydı. O dönemde de Balıkesir, süt, et, yağ, peynir, yumurta, bal, yün ve kıl üretiminde diğer kazalara göre öndeydi. Köylerin bazılarında ise arıcılığın yaygın olduğu görülmektedir. Balıkesir ova köylerinde daha çok beygir yük aracı olarak kullanılırken, dağlık bölgelerde merkep kullanılmaktaydı. Temettüat kayıtlarına göre köylerde ve şehirlerde fakir, sabi, ama, divane, amelmande, talebe, asker, ihtiyar, dul, divane olanlardan köy imamı ve kizirinden, kahyası, çobanı ve sığırtmacısından vergi alınmazdı. Balıkesir kazası ve köylerinde tek eşlilik ve geniş aile egemendi. Tarımda iki öküz tarafından çekilen saban, çapa, orak ve tırmık kullanılırdı. O dönemde bazı köylerde ipek böcekçiliği de yapılırdı. Halk Türk, Rum, Ermeni ve çok azıda Kıptilerden oluşmaktaydı. 1800lü yıllardan sonra Balıkesir, iskan merkezi haline geldiği için nüfusu ve etnik yapısı değişti. Balıkesir kazasında her ailenin bir lakabı vardı.

Şehirde 1590 yıllarından sonra yeniçeri olaylarının arttığı görülmektedir. Bu kişiler halkın malına el koyma, hırsızlık, yaralama, dövme gibi suçlara neden olmaktaydılar.

Askeri iaşenin sağlanmasında Karesi kazası önde gelen yerlerdendi. Erzak, yem ve yakacak miktarının bir kısmı Balıkesir ve civarından karşılanırdı. Örneğin; 1799 Mısır seferinde ekonomik ve askeri açıdan en çok katkı yapan bölgelerin başında Balıkesir gelmekteydi. Kayıtlara göre bu seferde Balıkesir şehrinden 900 kile (1 kile=24215kg) buğday ve 2200 kile arpa gönderilmişti. Daha sonra Balıkesir kazasından 4500 kile arpa ve 40 bin kantar peksimet istenmişti. 1799 Mısır seferine Balıkesir kazası toplanan toplam buğdayın %10′unu göndermişti. Bu seferde ayrıca Balıkesir kazasından 550 koyun da istenmişti. Ayrıca 1800 yılında Yafa’ya gönderilmek üzere 70 deve istendiği görülmektedir.

1892 tarihinde Fransızların Osmanlıların elindeki Cezayir’i işgal etmelerinden sonra Osmanlı hükümdarı seferberlik ilan etmiş ve Balıkesir kazasından ve köylerinden tüm erkeklerin seferberliğe gitmesi üzerine bu durum Balıkesir’i sosyolojik açıdan çok etkilemiştir. Yörede geride kalan genç kız ve kadınlar Cezayir’e giden erkekler için ağıt/türkü yakmışlardır. Bu ağıt daha sonra figürlerle canlandırılarak oyunlaştırılmıştır.